9. HUKUK DAİRESİ 2007/3906 E.N. 2009/12118 K.N.

İlgili Kavramlar

KIDEM TAZMİNATININ HESAPLANMASI

KIDEM TAZMİNATINA ESAS ALINMASI GEREKEN SÜRE

KIDEM TAZMİNATINA HAK KAZANMA


1475 s. MülgaİşK/14



ÖZETİ
Kıdem tazminatının hesabı açısından kural olarak aynı guruba ya da holdinge bağlı farklı tüzel kişiliği haiz şirketlerde geçen hizmetlerin birleştirilmesi mümkün olmaz. Ancak çalışma hayatında işçinin sigorta kayıtlarında yer alan işverenin dışında başka işverenlere hizmet verdiği, yine işçinin bilgisi dışında birbiri ile bağlantısı olan işverenler tarafından sürekli giriş çıkışlarının yapıldığı sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu gibi durumlar için Dairemizin önceki içtihatlarında "şirketler arasında organik bağ" dan söz edilerek kıdem tazminatına hak kazanma, hesap tarzı yönlerinden aralarında bağlantı bulunan bu işverenlerin birlikte sorumluluğuna gitmekteydi. (...) Dairemiz önceki içtihatlarına dönmüştür. Bu yolla kıdem tazminatının hesabında organik bağ çerçevesinde sonuca ulaşma hedeflenmiştir.


İçtihat Metni

DAVA: Davacı, kıdem tazminatı alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, davayı reddetmiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi O.F.Tüfek tarafından düzenlenen rapor dinlendikten soma dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacının kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmadığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

İşverene ait bir ya da birkaç işyerinde belli bir süre çalışmış bir işçinin, işini kaybetmesi halinde işinde yıpranması, yeni bir iş edinmede karşılaşacağı güçlükler ve işyerine sağladığı katkı göz önüne alınarak, geçmiş hizmetlerine karşılık işveren tarafından işçiye kanuni esaslar dahilinde verilen toplu paraya "kıdem tazminatı" denilmektedir. Kıdem tazminatının koşullan, hesabı ve ödeme şekli doğrudan İş Kanunlarında düzenlenmiştir.

Kıdem tazminatı, feshe bağlı haklardan olsa da, iş sözleşmesinin sona erdiği her durumda talep hakkı doğmamaktadır. 4857 sayılı İş Kanununun 120. maddesi hükmüne göre yürürlükte bırakılan 1475 sayılı yasanın 14. maddesinde kıdem tazminatına hak kazanabilmek için işçinin işverene ait işyerinde en az bir yıl çalışmış olması gerekir.

Kıdem tazminatına hak kazanma noktasında en az bir yıllık çalışma yönünde yasal koşul, İş Kanunu sistemi içinde nispi emredici bir hüküm olarak değerlendirilmelidir. Buna göre toplu ya da bireysel iş sözleşmeleri en az bir yıl çalışma koşulu işçi lehine azaltılabilecektir.

İşçinin işyerinde fiilen çalışmaya başladığı tarih en az bir yıllık sürenin başlangıcıdır. Tarafların iş ilişkisi kurulması yönünde varmış oldukları ön anlaşma bu süreyi başlatmaz. Yine iş sözleşmesinin imza tarihi yerine, fiilen iş ilişkisinin kurulduğu tarih, tazminatına hak kazanma ve hesap yönünden dikkate alınması gereken süreyi başlatacaktır. İşçinin çıraklık ilişkisinde geçen süreler de kıdem tazminatına esas alınacak süre yönünden değerlendirilemeyecektir. Buna karşın deneme süresi, kıdem süresine eklenir.

İşçinin kıdem hakkı bakımından aranan en az bir yıllık süre, derhal fesihlerde feshin bildirildiği anda sona erer. Kural olarak fesih bildirimi muhataba ulaştığı anda sonuçlarını doğur. Bildirimli fesihler yönünden ise ihbar öneli süreye dahil edilir.

İsçinin işyerinde çalıştığı sırada almış olduğu istirahat raporlarının kıdem süresinde değerlendirilmesi yerinde olur. işçinin çalıştığı sırada bir defada ihbar önelini 6 hafta aşan istirahat raporu süresinin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınamayacağı, kararlılık kazanmış Yargıtay uygulamasıdır.

İşçinin iş sözleşmesinin askıda olduğu süreler de, kıdem süresinden sayılmamalıdır. Örneğin ücretsiz izinde geçen süreler kıdem tazminatına esas süre bakımından dikkate alınmaz.

2822 sayılı yasanın 42. maddesinin 5. fıkrası uyarınca grev ve lokavtta geçen süreler kıdem süresine eklenemez. Tutukluluk ve hükümlülükte geçen süreler de kıdem tazminatına esas sürede dikkate alınmaz.

İşçinin en az bir yıllık çalışması aynı işverene ait işyeri ya da işyerlerinde geçmiş olmalıdır. Kural olarak aynı guruba ya da holdinge bağlı farklı tüzel kişiliği haiz şirketlerde geçen hizmetlerin birleştirilmesi mümkün olmaz. Ancak çalışma hayatında işçinin sigorta kayıtlarında yer alan işverenin dışında başka işverenlere hizmet verdiği, yine işçinin bilgisi dışında birbiri ile bağlantısı olan işverenler tarafından sürekli giriş çıkışlarının yapıldığı sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu gibi durumlar için Dairemizin önceki içtihatlarında "şirketler arasında organik bağ" dan söz edilerek kıdem tazminatına hak kazanma, hesap tarzı yönlerinden aralarında bağlantı bulunan bu işverenlerin birlikte sorumluluğuna gitmekteydi (Yargıtay 9.HD. 26.3.1999 gün 1999/18733 E, 1999/6672 K). Ancak daha sonraki kararlarda organik bağdan söz edilerek sonuca gidilemeyeceği kabul edilmiştir (Yargıtay 9.HD. 28.11.2005 gün 2005/34442 E, 2005/37457 K). Dairemizin bu yöndeki kararlan son yıllarda istikrar kazanmış ve farklı işverenler nezdinde geçen sürelerin kıdem tazminatı hesabı noktasında birleştirilebilmesi için işyeri devri, hizmet akti devri, asıl işveren alt işveren ilişkisi ve birlikte istihdam olgularının bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiği çok sayıda kararda vurgulanmıştır (Yargıtay 9. HD. 22.10.2007 gün 2007/ 5762 E, 2007/ 30979 K). Ancak, bu yöndeki yaklaşım işçilerin yasal haklarını karşılamada özellikle davaların uzaması göz önünde bulundurulduğunda yetersiz kalmıştır. Bu nedenle Dairemiz önceki içtihatlarına dönmüştür. Bu yolla kıdem tazminatının hesabında organik bağ çerçevesinde sonuca ulaşma hedeflenmiştir.

İşçinin alt işverende geçen hizmet süresinin, -işyeri devri ayrık olmak üzere- asıl işveren ait işyerinde geçmiş olarak değerlendirilmesinin de mümkün değildir.

1475 sayılı yasanın 14/2. maddesi, işçinin aynı işverene bağlı olarak bir ya da değişik işyerlerinde çalıştığı sürelerin kıdem hesabı yönünden birleştirileceğini hükme bağlamıştır. O halde kıdem tazminatına hak kazanmaya dair bir yıllık sürenin hesabında da işçinin daha önceki fasılalı çalışmaları dikkate alınır. Bununla birlikte, her bir fesih şeklinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde gerçekleşmesi hizmet birleştirmesi için gerekli bir koşuldur, işçinin önceki çalışmaları sebebiyle kıdem tazminatı ödenmişse, aynı dönem için iki defa kıdem tazminatı ödenemeyeceğinden tasfiye edilen dönemin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması mümkün olmaz. Yine, istifa etmek suretiyle işyerinden ayrılan işçi kıdem tazminatına hak kazanmayacağından, istifa yoluyla sona eren önceki dönem çalışmaları kıdem tazminatı hesabında dikkate alınmaz. Ancak aynı işverene ait bir ya da değişik işyerlerinde çalışılan süre için kıdem tazminatı ödenmemişse, bu süre aynı işverende geçen sonraki hizmet süresine eklenerek son ücret üzerinden kıdem tazminatı hesaplanmalıdır. Zamanaşımı definin ileri sürülmesi halinde önceki çalışma somasında ara verilen dönem 10 yılı aşmışsa önceki hizmet bakımından kıdem tazminatı hesaplanması mümkün olmaz.

İşçinin iş sözleşmesi feshedilmediği halde, çeşitli nedenlerle kıdem tazminatı adı altında yapılan ödemler avans niteliğinde sayılmalıdır, işçinin iş sözleşmesinin feshinde kıdem tazminatına hak kazanılması durumunda işyeri ya da işyerlerinde geçen tüm hizmet sürelerine göre kıdem tazminatı hesaplanmalı, daha önce avans olarak ödenen miktar yasal faiziyle birlikte mahsup edilmelidir. Kıdem tazminatına hak kazanmadığı halde avans adı altında ödemeyi alan ve bu şekilde yararlanan işçi de sonucuna katlanmalıdır. Dairemizin Kararlılık kazanmış olan uygulaması bu doğrultudadır (Yargıtay 9.HD. 2008/ 18826 E, 2008/ 14859 K).

Yargıtay uygulaması, kamu kurum ve kuruluşlarından emeklilik sebebiyle ayrılan işçi yönünden borçlanılan askerlik süresinin de kıdeme esas süreye ekleneceği şeklindedir, işçinin ölümü halinde de mirasçıların talep edebileceği kıdem tazminatı hesabında borçlanılan askerlik süresinin dikkate alınması gerekir (Yargıtay HGK. 9.4.2004 gün 2004/ 9-339 E, 2004/357 K).

Somut olayda dosya içeriğindeki 6.11.2003 tarihli davalı Belediye Başkanlığının Sigorta İl Müdürlüğüne gönderdiği yazıda, davacı işçinin yaşlılık aylığı hak edeceğinden söz ederek "... bu itibarla adı geçen Mustafa Ayaz'ın 6.11.2003 tarihi itibari ile kurumumuzdan ilişiği kesilmiştir." şeklinde ifade de bulunulmuştur. Bu durumda işverenin iş sözleşmesinin feshinin kabulü gerekir. Kıdem tazminatının kabulü gerekir iken yazılı şekilde reddi hatalı olmuştur.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 28.04.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

2. Hukuk Dairesi 2006/10576 E.N , 2007/220 K.N.

İlgili Kavramlar
o KÜÇÜĞE VASİ ATANMASI
o VELAYETİN KALDIRILMASI

Özet

ÇOCUKLARIN BABASI ÖLMÜŞ, VELAYET HAKKINA SAHİP ANNE İSE CEZAEVİNDE TUTUKLU OLUP KISA SÜREDE SALIVERİLME OLASILIĞI DA UZAKTIR. ANNENİN VELAYET GÖREVİNİ GEREĞİ GİBİ YERİNE GETİRMESİ MÜMKÜN OLMADIĞINDAN, VELAYETİN KALDIRILMASINA KARAR VERİLMESİ VE ÇOCUKLARA VASİ ATANMASI İÇİN YETKİLİ VESAYET MAKAMINA İHBARDA BULUNULMASI YÖNÜNDE HÜKÜM KURULMALIDIR.


İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Türk Medeni Kanunu'nun 348. maddesinin (1.) bendinde "... ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi..." velayetin kaldırılması sebebi olarak hükme bağlanmıştır.

Olayda çocukların babası Mustafa 24.11.2005 tarihinde ölmüştür. Velayet hakkına sahip olan (TMK m. 336/3) anne Neriman ise, kocasını kasten öldürmek suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanmakta olup, bu suçtan 24.11.2005 tarihinden bu yana cezaevinde tutukludur. Yargılandığı suçun niteliği itibariyle kısa sürede salıverilme olasılığı da uzak görünmektedir. Annenin cezaevinde tutuklu olması, velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine engeldir. Bu bakımdan velayetin kaldırılmasına karar verilmesi ve her iki çocuğa da bir vasi atanması için yetkili vesayet makamına ihbarda bulunulması yönünde hüküm tesis edilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçelerle davanın reddedilmesi doğru görülmemiştir.

Sonuç: Hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 23.01.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

2. Hukuk Dairesi 2006/10217 E.N , 2006/18301 K.N.

İlgili Kavramlar
o ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİNİN PAYLI MÜLKİYETE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
o YETKİ

Özet

ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİN PAYLI MÜLKİYETE DÖNÜŞTÜRÜLMESİNE İLİŞKİN DAVADA İİK'NIN 121. MADDESİ GEREĞİ İCRA HAKİMLİĞİNE YETKİ VERİLMESİ GEREKİR. İCRA MÜDÜRLÜĞÜNDEN ALINAN YETKİ BELGESİYLE DAVA AÇILIP KARAR VERİLEMEZ.


İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, elbirliği mülkiyetin paylı mülkiyete dönüştürülmesine ilişkindir (TMKm. 644).

İcra İflas Kanunu'nun 121/1. maddesi "... başka nevi malların satılması lazım gelirse icra müdürü satışın nasıl yapılacağını tetkik merciinden sorar." 2. fıkra ise; "merci ikametgahları malum olan alakadarları davet ve gelenleri dinledikten sonra açık artırma yaptırabileceği gibi satış için bir memur da tayin edebilir, yahut iktiza eden diğer bir tedbiri alabilir." hükmünü taşımaktadır.

Bu açıklama karşısında, bu davanın açılabilmesi için İcra Hakimliğince yetki verilmesi gerekirken, İcra Müdürlüğünden alınan yetki belgesine dayanılarak dava açılması ve karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün açıklanan nedenle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 25.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

1. Hukuk Dairesi 2006/6564 E.N , 2006/8313 K.N.

İlgili Kavramlar
o TARAF TEŞKİLİ

Özet
TARAF TEŞKİLİ SAĞLANMADAN VE DAVALIYA SAVUNMA HAKKI VERİLMEDEN KARAR VERİLEMEZ.


İçtihat Metni

Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;

Davacı, yaşlı ve yalnız bir kadın olmasından faydalanan davalı Ali ve annesinin akraba olmaları bahanesi ile kendisine yakınlaştıklarını, diğer akraba ve komşularını çevresinden uzaklaştırdıklarını, manevi baskı ve korkutma altında tutarak maliki bulunduğu 12666 ada 17 parseldeki 16 nolu bağımsız bölümü Ali'nin satış göstererek üzerine aldığını, daha sonra Ali'nin bu yeri el ve işbirliği içinde hareket eden diğer davalı İbrahim'e muvazaalı olarak devrettiğini, davalı Ali ve annesinin baskı ve korkutmasından başka akrabalarının 31.10.2003 tarihinde kendisini davalılardan uzaklaştırmaları ile kurtulduğunu ileri sürüp davalı İbrahim adına olan tapu kaydının iptali ile kendi adına tescilini istemiştir,

Davalı Ali, davacıdan satın alarak maliki olduğu dava konusu taşınmazı ihtiyacı nedeniyle diğer davalı İbrahim'e sattığını, satışın gerçek ve geçerli bir akit olduğunu, davacının iddialarının doğru olmadığı gibi hayatın olağan akışına da ters düştüğünü, 1955 doğumlu İbrahim, dava konusu olayla ilgisi bulunmadığını, davada kendisine husumet yöneltilemeyeceğini bildirip davanın reddini savunmuşlar, davalı 1980 doğumlu İbrahim, duruşmalara katılmamış,' yanıt da vermemiştir.

Mahkemece, davada 1955 doğumlu İbrahim'in ilgisi bulunmadığı, davacı ile Ali arasında yapılan sözleşmenin ikrah ile illetli olduğu, Ali ile İbrahim arasındaki satış işleminin ise danışıklı olduğu gerekçeleriyle; 1955 doğumlu İbrahim hakkındaki davanın husumetten reddine, Ali ve 1980 doğumlu İbrahim aleyhine açılan davanın ise kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı Ali vekili ve davalı İbrahim tarafından süresinde duruşmalı temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma isteği değerden reddedilerek gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava ve birleşen dava tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Çekişme konusu 12666 ada 17 parsel sayılı taşınmazdaki 16 nolu bağımsız bölümün ikrah yolu ile davalı Ali'ye ondan da davalı İbrahim'e temlik edildiği iddiasıyla açılan davanın yargılaması sırasında, kayıt maliki İbrahim'in başka kişi olduğu, asıl davalı olması gereken kişinin 1980 doğumlu İbrahim olduğu belirtilerek ayrı bir dava açıldığı, Antalya Sekizinci Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/115 esasına kaydedilen bu davanın önce açılan dava ile birleştirildiği ve birleştirilen davanın davalısı hakkında hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır.

Ne var ki, hakkında hüküm kurulan birleştirilen davanın davalısı İbrahim'e dava dilekçesinin usulen tebliğ edilmediği, onun bakımından taraf teşkili sağlanmadığı görülmektedir.

Taraf teşkili yapılmadan, davalıya savunma hakkı verilmeden karar verilmiş olması doğru değildir.

Hal böyle olunca, davalı 1980 doğumlu İbrahim'e yöntemine uygun şekilde dava dilekçesinin tebliğ edilmesi, taraf teşkilinin sağlanması, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir. Davalıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK'nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 13.07.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

1. Hukuk Dairesi 2006/4602 E.N , 2006/8306 K.N.

İlgili Kavramlar
o MÜDDEABİHİN TEMLİKİ
o SEÇİMLİK HAK

Özet

İKİ TARAFTAN BİRİ MİİDDEABİHİ BİR BAŞKASINA TEMLİK EDERSE; DİĞER TARAF, TEMLİK EDENLE OLAN DAVASINDAN VAZGEÇEREK DAVAYI MİİDDEABİHİ DEVRALAN KİŞİYE YÖNELTEBİLİR YA DA DİLERSE DAVASINI DEVREDEN KİŞİ HAKKINDA TAZMİNAT DAVASINA ÇEVİREBİLİR.

MAHKEMECE, DİĞER TARAFA HANGİ SEÇİMLİK HAKKIM KULLANDIĞI RESEN SORULMALIDIR.



İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, 182 ada 7 parsel sayılı taşınmazın maliki olduğunu, davalının binasının yapılan imar uygulaması sonucu taşınmazına tecavüzlü hale geldiğini ileri sürüp elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil istemiştir.

Davalı, kanundan doğan hapis hakkı bulunduğunu, binanın yıkımının bedeli ödenmesi şartıyla mümkün olduğunu, yıkımın fahiş zarar doğuracağından bedeli karşılığında yerin adına tescili gerektiğini bildirip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacının kesin süreye rağmen binanın bedelini yatır-madığı gerekçesiyle; davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 7 parsel sayılı taşınmazın imar uygulaması ile oluştuğu, davalı yapısının ise bu uygulama ile tecavüzlü hale geldiği görülmektedir. Bu durumda 3194 sayılı Yasa'nın 18. maddesi gözetilmek suretiyle hüküm kurulması gerekeceğinde kuşku yoktur. Nitekim mahkemece de bu husus dikkate alınmıştır.

Ancak, yargılamanın devamı sırasında davacı çekişmeli taşınmazı satarak taşınmazdaki mülkiyet ilişiğini kesmiştir.

Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonra da sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devre-dilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş HUMK'nın 186. maddesinde dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usuli işlemler düzenlenmiştir. Söz konusu madde hükmüne göre, iki taraftan biri dava konusunu (müddeabihi) bir başkasına temlik ettiği takdirde diğer taraf seçim hakkını kullanmakta, dilerse temlik eden ile olan davasını takipten vazgeçerek davayı devralan kişiye yöneltmekte, dilerse davasına temlik eden kişi hakkında tazminat davası olarak devam edebilmektedir.

Kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan bu usul kuralına göre, mahkemece diğer yana seçimlik hakkı hatırlatılarak davaya hangi kişi hakkında devam edeceği sorulmalı, sonucuna göre işlem yapılmalıdır.

Somut olayda; yukarıda belirtildiği üzere usul işlemlerinin yerine getirilmesi, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK'nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 13.07.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2006/7454 E.N , 2006/12240 K.N.

İlgili Kavramlar
o KONTROL MUAYENESİ
o MALULLÜK AYLIĞI

Özet

KENDİSİNE MALULLÜK AYLIĞI BAĞLANAN, ANCAK YAPILAN KONTROL MUAYENESİ SONUCU MALULLÜK HALİNİN KALKTIĞINDAN BAHİSLE AYLIĞI KESİLEN DAVACININ, KURUM SAĞLIK KURULU'NCA VERİLMİŞ OLAN 2/3 ORANINDA İŞGÜCÜ KAYBETMİŞ SAYILMASINI GEREKTİREN BULGU MEVCUT OLMADIĞINA İLİŞKİN RAPORA DAVA AÇMAK SURETİYLE İTİRAZ ETTİĞİ GÖZETİLEREK; ÖNCE SSYS KURULU'NDAN RAPOR ALINMALI, BU RAPORA DA İTİRAZ EDERSE; TIP FAKÜLTELERİNİN KONUYA İLİŞKİN BİLİM DALI UZMANLARINDAN OLUŞAN KURULDAN RAPOR ALINARAK SOSYAL SİGORTA İŞLEMLERİ TÜZÜĞÜ'NDEKİ ESASLAR ÇERÇEVESİNDE İTİRAZ DEĞERLENDİRİLMELİDİR.


İçtihat Metni

Davacı, malullük aylığının kesImesine ilişkin Kurum işleminin iptali ile aylıkların kesildiği tarihten itibaren tespitine, yeniden bağlanmasına karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde isteğin kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Dava, hukuki nitelikçe; davca sigortalıya 03.08.2000 günlü sağlık kurulu raporuna dayanılarak 01.09.2000 tarihi itibariyle Bağ-Kur'ca, 1479 sayılı Kanun'a göre, iki yıl sonra kontrol şartı ile bağlanmış bulunan malullük aylığının, sonradan kontrol
muayenesi üzerine 01.08.2002 tarihinden başlayarak 23.05.2003 tarihinde kesildiği ancak, renal transplantasyon ve diabetus mellutis hastalığı nedeniyle 2/3 oranındaki çalışma gücü kaybının devam ettiğinden bahisle, aksine Kurum işleminin iptali ile malullük aylığının kesildiği tarihten itibaren Bağ-Kur'ca yeniden bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

Davanın yasal dayanağını teşkil eden 1479 sayılı Kanun'un 28. maddesinin, kontrol tarihi itibariyle yürürlükte bulunan hükmüne göre; bu kanun uygulamasında çalışma gücünün en az 2/3'ünü yitirdiği tespit edilen sigortalılar malul sayılmakta olup, sigortalının hangi hallerde çalışma gücünün en az 2/3'ünü yitirmiş sayılacakları ise, SSSİ Tüzüğü'ndeki esaslara göre belirlenecektir. Yine aynı Yasa'nın 56. maddesi hükmü kapsamında; malullük halinin tespitinde; Sağlık Bakanlığı, SSK, Üniversiteler ya da Kamu İktisadi Teşebbüslerine ait hastanelerin sağlık kurullarınca verilecek raporlarda belirtilen hastalık ve arızalar esas alınacağı gibi, malullük istemlerine ilişkin olarak Kurum Sağlık Kurulu'nca verilen karara, ilgililer tarafından itiraz edilmesi halinde de, SSYS Kurulu'nca itirazın değerlendirilmesi gerekmektedir.

Davaya konu olayda da; 01.09.2000 tarihi itibariyle kendisine, Bağ-Kur'ca 1479 sayılı Kanun'a göre malullük aylığı bağlanan, ancak, aynı Yasa'nın 32. maddesi hükmü gereğince yapılan kontrol muayenesi sonucu malullük halinin kalktığının belirlendiğinden bahisle 01.08.2002 tarihinden başlayarak malullük aylığı kesilen davacının; Kurum Sağlık Kurulu'nca verilmiş olan, "sigortalının 2/3 oranında işgücünü kaybetmiş durumda sayılmasını gerektiren bir bulgu mevcut olmadığına" ilişkin raporuna karşı dava açmak suretiyle itiraz ettiği olgusu gözetilerek, 1479 sayılı Kanun'un 56. maddesinde öngörülen yasal prosedür kapsamında, öncelikle SSYS Kurulu'ndan rapor alınmalı; bu rapora da davacının itiraz etmesi halinde ise, Tıp Fakültelerinin konuya ilişkin bilim dalı uzmanlarından oluşan Kurul'dan, özellikle Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü'nde öngörülen esaslar çerçevesinde bu itirazın değerlendirilmesi sağlanmak suretiyle sonucuna göre hüküm kurulmalıdır.

Mahkemece açıklanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeksizin, davacı sigortalının, kontrol muayenesi tarihinde ve sonrasında çalışma gücünü en az 2/3 oranında yitirip yitirmediği olgusunu, 1479 sayılı Kanun'daki yasal düzenlemeye aykırı biçimde özürlülere verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkındaki Yönetmelik hükümlerine göre irdeleyen ve belirtilen nedenle yetersiz bulunan Adli Tıp Kurumu raporuna dayanılarak, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 05.10.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2006/4-230 E.N , 2006/2888 K.N.

İlgili Kavramlar
o MANEVİ TAZMİNAT

Özet
BASIN YOLU İLE KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRIDAN DOLAYI MANEVİ TAZMİNAT İŞLENEBİLMESİ İÇİN HUKUKA AYKIRILIK, KUSUR, ZARAR VE UYGUN NEDEN-SONUÇ BAĞI KOŞULLARININ BİRLİKTE GERÇEKLEŞMESİ GEREKİR. YAYIMLANAN BİR HABER YA DA YAPILAN BİR ELEŞTİRİNİN HUKUKA AYKIRI SAYILMASI İÇİN İSE, GERÇEKLİK, GÜNCELLİK, KAMU YARARI, TOPLUMSAL İLGİ VE KONU İLE İFADE ARASINDA DÜŞÜNSEL BAĞLILIK KOŞULLARINDAN BİRİNE AYKIRILIK BULUNMASI GEREKİR.


İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ankara Onbirinci Asliye Hukuk Mahkemesi)'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 25.02.2004 gün ve 2002/963 E. 2004/60 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 19.10.2004 gün ve 2004/9987-11908 sayılı ilamı ile; (...Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan zararın dava ve karşı dava ile ödettirilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece verilen kararın Dairece bozulması üzerine bozmaya uyularak dava kısmen kabul edilmiş, kararı davalı (karşı davacı) H.Y. temyiz etmiştir.

Bozma üzerine yapılan bilirkişi incelemesinde, dava konusu olan ve davacı tarafından yazılan "Annenin Kitabı" isimli eserin orijinali olduğu iddia edilen Benjamin Spock'un kitabındaki benzerliklerden bahsedildikten sonra bazı fotoğraflarda yer yer çeviriden yararlanmaya dayanan anlatım benzerlikleri olduğu belirtilmiştir. Ancak kitabın ilk baskısının "Bitirirken" başlıklı kısmında davacının asıl kitabın yazarı olan Benjamin Spock'dan söz ettiği, böylece bunun bir kaynak gösterme olduğu, bu haliyle de intihalden söz edilemeyeceği sonucuna varılarak, bu sonuç yerel mahkemece de kabul görmüş ve davalı (karşı davacı)nın 15.11.2000 tarihli Milliyet Gazetesinde "Önce Doğramacı'yı Kınamak Lazım" başlıklı yayınla davacı (karşı davalı)nın kişilik haklarına saldırının varlığı kabul edilmiştir.

Rapor bütünü ile incelendiğinde yer yer davacı (karşı davalı)nın kitabının orijinalinden tercümeler yapılarak kaleme alındığı ve o bölümlerde kaynak gösterilmediği görülmektedir. Yukarıda belirtilen ve kaynak gösterme olarak belirtilen düşünce "Bitirirken" isimli bölümden de anlaşılacağı üzere bir kaynak gösterme olmayıp; kitabın yazılmasında izlenen yönteme ilişkin bir belirlemedir. Bir eserin yazılmasında, elbette kaynaklardan yararlanma' olabilir. Hatta o eserin zenginleştirilmesi, karşılaştırma yapılması bakımından zorunlu ve yarar da sağlayabilir. Böyle bir yöntem izlenirken, alınan düşünce ve örneğin kime ve hangi eserine ait bulunduğuna yollama yapılması yerleşmiş ve zorunlu bir yazım kuralıdır. Aksi halde, başkasına ait düşünce ve üretimleri kendinize aitmiş gibi bir sonuç çıkarılmış olur ki, bilim ve yazım kuralları bunu hoşgörü ile karşılamaz. Hatta düşüncesinden yararlanılan esere yollama yapılmakla (basım tarihi, yeri ve sayfa numarası gösterilmekle) okuyucunun gerektiğinde o eserden daha geniş biçimde yararlanma olanağını da sağlamış olur. Bu yöntem, bilim çevrelerince tartışılmaz ve yerleşmiş bir kuramdır. Özellikle bilimsel bir eserin yazılmasında bu kurala uymak ve bunu izlemek hukukun vazgeçemeyeceği bir sonuçtur. Bu haliyle yöntemine uygun olarak davacı (karşı davalı)nın kaynak gösterdiğinden söz edilemez. Kaldı ki kitabın sonraki basımlarında ve bu başlık altında bir bölüm ve Benjamin Spock'un ismine de yer verilmemiştir. Bu değerlendirmeler göz önünde tutulduğunda davalı (karşı davacı)nın, davacı (karşı davalı)ya yönelik olarak kitapta aşırma yapıldığı biçimindeki sözlerinin yukarıda açıklandığı üzere görünüm itibariyle hukuka aykırılık oluşturmadığı anlaşılmaktadır. O halde davalı (karşı davacı)nın sözlerinin hukuka aykırılığından söz edilemeyeceğine göre, davanın reddedilmesi gerekirken yazılı biçimde kısmen kabulü usul ve yasaya aykırı görüldüğünden kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı vekili

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Uyuşmazlık; davaya konu yayında hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşip gerçekleşmediği, dolayısıyla manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

15.11.2000 tarihli Milliyet Gazetesinde yer alan dava konusu yayını Prof. Dr. H.Y. kaleme almıştır. Bu yayında aynen; "YÖK, doçent adaylarının bilim ahlakını denetleyecek bir "etik" komite kuruyor. Önce Doğramacı'yı kınamak lazım başlığı altında;

Bilim ahlakından sapmanın çok çeşidi var. Bunların en kaba ve ilkeli ise kuşkusuz başkalarının eserini kendisinin gibi sunmak. Osmanlıca'da bu ayıba "intihal" denmiş, "aşırmak" bence hem daha yalın, hem daha etkili... Aşırmaya Batı toplumlarında çok kötü gözle bakılıyor. Yapanın da toplum gözünde adi hırsızdan pek farkı yok. Ülkemizde ise başkasının eserini aşırmak, öyle pek ayıp değil.

"Aşırmak" ayıp mı? başlığı altında; ...veya yazdığını çalmak, toplum gözünde tüccarın malını çalmakla aynı tutuluyor olmuş. 19. yüzyıldan itibaren de "aşırmak" adi suç muamelesi görmeye başlamış...

Etik komitesi başlığı altında da; YÖK yeni bir karar almış, Doçent adaylarının yayınlarının bilim ahlakına uyup uymadığı bir "etik" komitesince incelenmiş... bir önerim var. YÖK doğrudan kurucusuna dönüp şöyle desin.

"Sayın İ.D., başkalarının eserlerini kendinin gibi göstermek artık bıktırıcı düzeylere geldi. Uğur Mumcu'dan bu yana dünya alem biliyor ki, siz bugüne dek yapılmış aşırmaların belki de en büyüğünü ve fütursuzunu yaptınız...

Doğramacı'nın aşırmaları başlığı altında ise; YÖK'ün gayretli yöneticilerini bilim ahlakını koruma yönündeki girişimleri için içten kutlarım. Ancak kendilerine hatırlatırım ki, Doğramacı'nın (Annenin Kitabı, 1968) Benjamin Spock'tan (Baby and Child Çare, 1946) aşırması gibi adeta tüm bir ulusun
bilim haysiyetine gölge düşüren vakaların üzerine gitmeden bilim ahlakımızı düzeltmek bence olanak dışıdır.

..."Tamam beni attınız ama benden yüz misli daha fazla aşıranların karşısında hala saygıyla eğilenler sizler değil misiniz" derse ne diyebiliriz?

Zamanaşımı başlığı altında ise, ...Hepsinden evvel ahlaktan sapmada zamanaşımı olamaz...

...(Tabii son 2 yıl içinde yapılmış olanlar) "Üniversiteden uzaklaştırma" cezasını getiriyor. Bu hiç gerçekçi bir ceza değil. Bilimsel aşırmanın da hafifi ağırı vardır ve her suç gibi aşırma da nicelik ve niteliğine uyan yaptırım gerektirir."

Denilmektedir.

Bu yayın üzerine davalı hakkında manevi tazminat davası açılmıştır.

Dosyaya Türkiye Bilimler Akademisi, Doğramacı'yla İlgili Bilim Ahlakından Sapma İddiası ve Konu Hakkında Bilim Ahlakı Komitesi Raporu, 9 Ocak 1998 Tarihli Rapora Ek, 12 Ocak 1998, Türkiye Bilimler Akademisi Konsey Başkanlığına başlıklı rapor; Prof. H.Y. (Başkan), Prof. A.D. (Üye), Prof. İ.H.D. (Üye) hazırlanmış ve kısaca; ...Aynı kişinin yıllardır ve fütursuzca bu bilimsel aşırmada ısrar edebilmesi ülkemiz bilim ve yüksek öğreniminin şimdisi için utanç, geleceği için de bu kişiye bilim çevrelerince gerekli tepki göste-rilmemeye devam edilirse son derece endişe vericidir.

Türkiye Milli Pediatri Derneği Genel Kurulu aldığı 18 Kasım 2000 gün ve 2000/18 sayılı kararında; "İ.D. hocamıza bu yazıyla yapılmış saldırıyı kınıyoruz." denilmiştir.

Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatlar Bölümü İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü Porf. Dr. J.P.'nin 5 Şubat 2001 tarihli noter tasdikli raporunda özetle; "Prof. Dr. İ.D.'nin yazdığı "Annenin Kitabı"nda

Dr. Benjamin Spock'un yazdığı "Baby and Child Care"den büyük oranda aşırma yapıldığı belirlenmiştir." denilmektedir.

Kısaca açıklanan bu raporlar, taraflarca dosyaya ibraz edilen delillerdir.

Muhakeme sırasında, mahalli mahkemece, dosya belirlenen bilirkişi heyetine sunulmuş, Ü.S., Prof. Dr. T.T.T. ve Av. M.S.G.'den oluşan bilirkişi heyeti; ...netice olarak, "Annenin Kitabı'nın" halk sağlığı ve çocuk sağlığı ile ilgili toplum yararına ilişkin bilgiler içerdiğini, aynı konuyu ele alan diğer kitaplarla benzerlik gösterdiğinin doğru olduğunu, davalının basında çıkan beyanının, davacının kişilik haklarını zedeleyici, kamuoyunda küçük düşürücü ağır tecavüz ve hakaret mahiyetinde olduğunu, karşılık davanın ise yersiz olduğunu raporlarında ifade etmişlerdir. Ancak daha önceki bölümlerde; ...Çocuk bakımı ve sağlığı ile ilgili doğru bilgi ve görüşlerin hemen hemen her ülkede ortak ve evrensel olduğunu, bu doğru bilgi ve görüşlerin herhangi bir kişinin orijinal görüş ve fikirleri olmadığını... kısaca bunların ANONİM (aleni) bilgiler olduğunu, bunların Dünya Sağlık Örgütü ve UNİCEF başta olmak üzere uluslararası pek çok örgüt tarafından yayınlanması istenilen bilgiler olduğunu, ...el kitabı niteliğindeki bu kitaplardaki (Dr. Spock'un "Baby and Child Çare" adlı kitap) bilgilerin bir kişinin orijinal buluşu olmadığını, ...aşırmanın olabilmesi için bir başkasının fikrini veya eserini kendisine mal etmesi gerektiğini, halka mal olmuş orijinal yönü bulunmayan bilgilerin kullanılmasının kesinlikle aşırma olamayacağını, ...vurgulamışlardır.

Bu raporda, dosyaya katıldıktan sonra, mahalli mahkeme kısaca şu gerekçe ile aşağıdaki kararını vermiştir. "...Yukarda açıklandığı üzere haberin gerçek olmadığı bilirkişiler kurulu ile açıklanmış ve güncel bulunmadığı da keza bizzat davalılar tanıkları beyanıyla da saptanılmış bulunmakla, kamuoyunu bilgilendirmeyle ilgili savunmaya itibar edilmemiştir. ...Davalı tarafça, şu ya da bu sebeple ve hatta sanki duyulan bir husumete dayalı hareket edildiği yolunda mahkemeye tam bir kanaat hasıl olmuştur.

Denildikten sonra davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bu kararı taraf vekilleri temyiz etmiştir.

Özel Daire; ...gerçekten alıntı bulunup bulunmadığının bu konuda uzman olan bilirkişi incelemesi ile belirlenmesi gerekir.

...Usulüne uygun biçimde yeniden bilirkişi incelemesi yapılmalı ve davacının eserinin kaynak gösterilmeden alıntı yapılıp yapılmadığı belirtildikten sonra olay yeniden değerlendirilerek varılacak uygun sonuca göre karar verilmelidir.

Gerekçesiyle mahalli mahkeme kararını bozmuştur. Davacı vekilinin karar düzeltme istemi reddedilmiştir.

Mahalli mahkeme bu bozma kararına uymuştur. İstenilen şekilde bilirkişi heyeti oluşturulmuş ve rapor alınmıştır. Bu raporda kısaca; ...her iki kitabın ne şekil, ne kurgu, ne de içerik açısından birbirinin aynı olmadığını, her iki kitabın da çocuk bakımı konusunda halk eğitimi için yazıldığını, bu nedenle birtakım bilgilerin benzerlik taşımasının doğal olduğunu, bu bilgilerin birçok araştırmacının çalışmaları ile ortaya çıkmış anonim bilgiler ve kabul görmüş gerçekler olduğunu... herkes tarafından yazılan bilgiler olduğu, bu bilgilerin Dr. Spock'a ait özel bilgiler olmadığını, bu nedenle de herhangi bir aşırmadan söz etmenin mümkün olmadığını, davacının belirtilen kitaptan aşırma, çalma veya intihal ile kitabını yazdığına dair herhangi bir kanıt bulunmadığını,

Bildirmişlerdir.

Bu rapora davalı tarafın itiraz etmesi üzerine, mahalli mahkeme yeniden ve bozma kararında bildirilen şekilde bilirkişi heyeti oluşturarak yeni bir rapor almıştır.

Bu raporda bozmadan sonra alınan ilk rapor gibi; ...Doktor Benjamin Spock'un eserinden yararlandığını ve ona atıflarda bulunulduğunu, ...kitabın birçok yerlerinde anlatılan konuların Doktor Benjamin'in kitabında yer almadığını, bu hali ile davacının yazdığı eserin tamamen kendi emeği ürünü olduğunu, kitabın yazıldığı dönemlerde, bu tip kitapların hazırlanmasında atıf yapmanın etik kurallara aykırı olmadığını,

Açıklamışlardır.

Mahalli mahkeme bu raporları aldıktan sonra, ikinci kararını vermiştir. İlk kararında olduğu gibi; ...bu yazıda davacının kişilik haklarına ve bilimsel kariyerine hukuka aykırı biçimde saldırıda bulunulduğunun sabit olduğu, nitekim; yazıda geçen sözcüklerin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmayacağının Yargıtay kararında da belirtilmediği, Yargıtay kararında gerçekten bir intihal var ise o zaman davalının yazdıklarının doğru olması nedeniyle kendisinin hakarette bulunduğunun kabul edilemeyeceği, bunun da her iki kitabın bu konuda uzman bilim adamlarına incelettirilerek tespit ettirilmesi gerektiği yönünde olduğu, ...böylece davacının kişilik haklarına ve bilimsel kariyerine, hukuka aykırı biçimde saldırıda bulunulduğunun sübuta erdiği...

Açıklanarak aynı kararı vermiştir.

Davalı karşı davacının temyiz etmesi üzerine;

Özel"Daire; ...Rapor bütünü ile incelendiğinde yer yer davacı (karşı davalı)nıhrkitabının orijinalinden tercümeler yapılarak kaleme alındığı ve o bölümlerdi kaynak gösterilmediği görülmektedir. Yukarda belirtilen ve kaynak gösterme plarak belirtilen düşünce "Bitirirken" isimli bölümden de anlaşılacağı üzere bir kaynak gösterme olmayıp, kitabın yazılmasında izlenen yönteme ilişkin bir belirlemedir... Aksi halde başkasına ait düşünce ve üretimleri kendinize aitrniş gibi bir sonuç çıkarılmış olur ki, bilim ve yazım kuralları bunu hoşgörü ile karşılamaz... Özellikle bilimsel bir eserin yazılmasında bu kurala uymak ve bunu izlemek hukukun vazgeçemeyeceği bir sonuçtur. Bu haliyle yöntemine uygun olarak davacı (karşı davalı)nın kaynak gösterdiğinden söz edilemez. Kaldı ki kitabın sonraki basımlarında ve bu başlık altında bir bölüm ve Benjamin Spock'un ismine de yer verilmemiştir. Bu değerlendirmeler göz önünde tutulduğunda davalı (karşı davacı)nın, davacı (karşı davalı)ya yönelik olarak kitapta aşırma yapıldığı biçimindeki sözlerinin yukarıda açıklandığı üzere görünüm itibariyle hukuka aykırılık oluşturmadığı, anlaşılmaktadır... davanın reddedilmesi gerekir.

Denilerek verilen karar bozulmuştur.

Yerel Mahkeme bu bozmaya karşı direnme kararı vermiştir.

Bu kararda özetle; ...Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin istediği nitelikte bilirkişiler seçilmiştir.

Bilirkişiler kitabın bilimsel bir eser olmayıp, anonim bilgiler içeren bir başucu kitabı olduğunu belirtmekte ve bu tür yayınlarda herkese ait fikirler olması nedeni ile dünyadaki uygulamalarda olduğu gibi atıf yapılmasına gerek olmadığını belirtmekte, esasen kitapta yer alan görüşlerin Benjamin Spock'un kendisine ait kişisel ve orijinal görüşleri olmadığı belirtilmektedir.

Aşırma olabilmesi için belirtilen görüşlerin o şahsın orijinal görüşleri olması gerekir.

Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi ...konunun uzmanı olan bilirkişilerin görüşlerinin aksine, doğrudan doğruya aşırma olduğu sonucuna varılarak davanın reddine karar verilmesi gerektiği şeklinde hüküm kurması Dairenin önceki ve sonraki kararları arasında çelişki oluşturmaktadır.

Aşırma ve aşırmak kelimelerinin dava konusu yazıda ifadesini bulan ve davalının gerçek amacını ifade eden anlamı, Prof. Dr. İ.D.'nin bilimsel hırsızlık yaptığıdır.

Davalı da yazıları ile davacının bilim hırsızlığı yaptığını iddia etmektedir.

Davalının yazısı nedeni ile, davacının kişilik hakları zedelenmiş, kamuoyunda küçük düşürülmüş ve kişilik haklarına ağır bir tecavüzde bulunulmuştur.

...Aynı miktara karar verilmesi gerekmiştir.

Denilmek suretiyle direnme kararı vermiş ve aynı hükmü kurmuştur. Kararı davalı-karşı davacı vekili temyiz etmiştir.

Olayın gelişimine kısaltılarak yer verilmiştir. Ancak, gerek mahkeme kararlarına, gerek bilirkişi raporlarına ve gerekse Özel Daire kararlarına sadık kalınılmıştır.

Yukarıdan beri açıklanan bilgilerin irdelenmesinde;

Baştan beri alınan bilirkişi raporlarında; her iki kitabın da el kitabı olduğu, anonim bulunduğu, orijinal fikirler taşımadığı, yazarların geliştirdikleri fikirler olmadığı ve o nedenle kaynak gösterilmesine gerek bulunmadığı ısrarla vurgulanmıştır.

Davalı, bilirkişilerin raporlarına aykırı olarak; 1998 tarihinden bu tarafa davacının bu durumunu dile getirmekte ve ağır bir şekilde eleştirmekte ve zaman zaman da (somut olayda olduğu gibi) kişilik haklarına haksız olarak saldırıda bulunmaktadır. Bu defa davalı YÖK'ün doçent adaylarının bilim ahlakını denetleyecek bir "etik" komitesi kuruluyor olmasını değerlendireceği yerde davacıya hakaret etmiş ve kişilik haklarına saldırıda bulunmuştur. Böyle bir etik komitenin kurulması ile davacı arasında en küçük bir ilişki bulunmamaktadır. Yani olay güncel değildir. Aynı zamanda davacıya yer verilmesinin de izahı yoktur. Olayın hem gerçek olmadığı bilirkişi raporları ile belirlenmiş, hem de güncel bulunmadığı yukarıdaki açıklamalardan anlaşılmıştır.

Özel Daire, birinci bozmasında, konunun özelliği itibariyle, gerçekten alıntı bulunup bulunmadığının tespiti bakımından bu hususta uzman olan bilirkişi kurulundan rapor alınmasını istemekte ve alınacak rapora göre bir karar ver demektedir. Bu durumda, eğer alıntı yok denilirse; davalının kaleme aldığı yazı güncel olmadığından ayrıca davacının kişilik haklarına da saldırı oluşturduğundan, hukuka aykırı olduğundan uygun bir tazminata hükme-dilmesi gerekmektedir.

Dairenin bu tespiti sonucu verilen uyma kararı ile; davacı yönünden usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Nitekim uzman bilirkişiler yukarıda açıklandığı gibi intihal (aşırma) olmadığını saptamışlardır. Müzakereler sırasında da bu duruma bazı üyelerce değinilerek, Özel Dairenin zaten kişilik haklarına saldırıyı kabul ettiğini ve bu hususun davacı yararına usuli kazanılmış hak oluşturduğunu vurgulamışlardır.

Özel Daire; ikinci bozmasında anlatılanları bir kenara bırakmıştır. Bilirkişilerin görüşlerinin aksine kitapları bilimsel eser olarak kabul etmiştir. Neticesinde de, davanın reddinin gerekeceğini vurgulamıştır. Hakimler, uzmanlık isteyen konularda, bilirkişi yerine geçerek kendi kişisel düşünce ve görüşlerine dayanarak hüküm veremezler. Bu kural tüm yargı birimlerini bağlar. Dolayısı ile mahkeme bilirkişi düşüncesini benimsememesi durumunda kendisini bilirkişi yerine koyamayacaktır (YHGK'nın 13.09.1961 gün ve 1961/1-95 E., 37 K. sayılı). Bu durum yerel mahkeme için geçerli olduğu gibi Yargıtay için de geçerlidir. Aksi halde usuli kazanılmış hak kuralı yukarıda açıklandığı gibi ihlal edilmiş olur.

Basın yolu ile kişilik haklarına saldırıdan dolayı manevi tazminat istenebilmesi için hukuka aykırılık, kusur, zarar ve uygun neden-sonuç bağı koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerekir. Yayımlanan bir haber ya da yapılan bir eleştirinin hukuka aykırı sayılması için ise, gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi ve konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık koşullarından birine aykırılık bulunması gerekir.

6,Somut olayda; Milliyet Gazetesinde yayımlanan yazının, bilirkişi raporları içeriğine göre, gerçek ve güncel olmadığı, yazının eleştiri sınırlarını aşarak, hakarete vardığı, bu nedenlerle hukuka aykırı bulunduğu belirlenmiştir.

Ayrıca, Özel Dairenin yukarıda açıklanan değerlendirmesi, Yargıtay'ca benimsenen bilirkişi raporlarının değerlendirilmesi ile ilgili ilkeye de aykırı olduğu saptanmıştır.

Yukarıdan beri açıklanan nedenlerle;

Yerel Mahkemenin direnme kararının dosya kapsamına uygun olduğu belirlenmiştir.

Bununla birlikte mahkemece hükmedilen manevi tazminat miktarına yönelik davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Dairesine gönderilmesi gerekir.

S o n uç: Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin direnme kararı doğru olmakla birlikte hükmedilen tazminat miktarına yönelik davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın (DÖRDÜNCÜ HUKUK DAİRESİNE) gönderilmesine, 10.05.2006 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı iddiasına dayanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

Dava konusu edilen yazı; davalı tarafından yazılmış olup, Milliyet Gazetesi'nin 15 Kasım 2000 tarihli sayısında yer almıştır.
Davalı, "Önce Doğramacı'yı Kınamak Lazım" başlıklı yazısında YÖK'ün; "Doçent adaylarının bilim ahlakını denetleyecek etik komite kurmasını çok yerinde bulduğunu, çünkü bilim alanında aşırmanın çok yaygın olduğunu, konunun bu nedenle önem taşıdığını belirttikten sonra, Sayın İ.D.'nin başkalarının eserlerini kendisinin gibi göstermesi artık bıktırıcı düzeylere geldi. Siz
bugüne dek yapılmış aşırmaların belki de en büyüğünü ve fütursuzunu yaptınız. Uğur Mumcu'nun ortaya koyduklarından sonra Spock aşırmasını 13. baskıya kadar getirdiniz... Bir genç doçent adayının aşırma yaptığı kanıtlanıp, yükseltilmesi durdurulduğunda, üniversiteden ilişkisi kesildiğinde, -benden yüz misli daha fazla aşıranların karşısında hala saygıyla eğilenler sizler değil misiniz derse ne diyebiliriz? Aşırma, ahlaki bir sapmadır. Zamanaşımı olmamalıdır. Oysa 2 yıllık zamanaşımı süresi kabul edilmiş... Acaba eski ve büyük aşırmaları örtbas etmek için mi konmuş? Yürürlükte olan kurallara göre, tüm aşırmalar -büyük, küçük demeden- üniversiteden uzaklaştırma cezası getiriyor... Aşırma, ahlaktan sapma olduğuna göre, aşırmada zamanaşımı olmamalıdır. Ahlaki ve dürüstlüğe yönelik olan bu konuda üniversite ve bilim adamlarımıza büyük sorumluluklar düşmektedir", biçiminde eleştiri ve değerlendirmelerde bulunmuştur.

Davacı, yazıda kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu iddia ederek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Davalı, TUBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Konseyi'nde bilimsel aşırma konusunda etik komisyonlar oluşturulduğunu, incelenen eserler arasında İ.D.'nin "Annenin Kitabı" adlı eserinin de bulunduğunu, komisyonca anılan kitapla, Benjamin Spock'un aynı isimli (Baby and Child Care-1946) kitabının karşılaştırıldığını, bilimsel aşırma olduğunun belirlenerek TUBA Konseyi'ne bildirildiğini, dava konusu edilen yazının YÖK tarafından oluşturulan etik komitelerle ilgili olduğunu, bu yüzden davacı ve kitabından söz edildiğini, davacının kişilik haklarına saldırının söz konusu olmadığını savunup davanın reddini istemiştir.

Tarafların delilleri sunmalarından sonra, mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır.' Biri hukukçu diğeri Prof. Dr. olan iki kişilik bilirkişi kurulunca düzenlenen raporda; ujudavacıya ait kitabın aynı konuda yazılmış diğer kitap ile benzerlik gösterdiğinin/doğru olduğu, ancak dava konusu yazıdaki sözlerin davacıya yöneliksaldırı oluşturduğu" bildirilmiştir. Mahkemece bilirkişi raporu esas alınarak davanın kısmen kabulü ile'10 milyar TL manevi tazminatın davalıdan alınmasına karar verilmiştir.

Kararın davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Dördüncü Hukuk , Dairesince, "Hukuki vasıflandırma ve değerlendirmeyi hakimin kendisi yapacağından, bilirkişi kuruluna hukukçu bilirkişi almaya gerek olmadan konusunda uzman (Dr..ve İngilizce bilen) bilirkişi kurulundan, davacıya ait eser ile alıntı yapıldığı iddia edilen eserin dosyadaki orijinalleri karşılaştırılarak; konu, düzen, anlatım biçimi ve diğer tüm özellikleri değerlendirilmek suretiyle bilimsel aşırma yapılıp yapılmadığını belirleyen rapor alınarak," sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği belirtilerek mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahkemece, bozmaya uyularak oluşturulan bilirkişi kurulundan rapor alınmış, bilirkişiler raporlarında; davacıya ait kitap ile B. Spock'a ait kitabın konusunun aynı olduğu için benzerlik göstermesinin doğal olduğunu, çünkü kitaplardaki bilgi ve değerlendirmelerin anonim bilgiler olduğunu bildirmişlerdir. Rapora itiraz edilmesi üzerine hem itirazların değerlendirilmesi, hem de benzerlik konusunun denetlenmesi için yeniden oluşturulan bilirkişi kurulu raporunda; "a- Davacının kitabında B. Spock'un eserinden yararlanıldığı, konuların büyük bölümünün aynı olduğu, ancak bazı bölümlerin davacının kendi emeği ürünü olduğu, b- Kitabın yazıldığı dönemlerde (1950-601arda) bu tip kitapların hazırlanmasında bilimsel aşırma yapmanın etik kurallara aykırılık oluşturmadığı" belirtilmiştir. (Her iki bilirkişi kurulu raporunda da; konuların karşılaştırması, hangi sayfada benzerlik ve alıntı olduğu, hangi cümle ve değerlendirmelerin aynı olduğu konularına girilmeden genel bir değerlendirme ile yetinilmiştir.)

Mahkemece; bilirkişilerin bu raporları esas alınarak, yeniden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesince, "...raporlar bütünüyle incelendiğinde, yer yer Spock'un kitabının orijinalinden tercümeler yapılarak kaleme alındığı ve o bölümlerde kaynak gösterilmediği görülmektedir. Yukarıda belirtilen ve kaynak gösterme olarak belirtilen düşünce -Bitirirken- isimli bölümden de anlaşılacağı üzere bir kaynak gösterme olmayıp kitabın yazılmasında izlenen yönteme ilişkin bir belirlemedir. Bir eserin yazılmasında elbette kaynaklardan yararlanma olabilir. Böyle bir yöntem izlenirken, alınan düşünce ve örneğin kime ve hangi eserine ait bulunduğuna yollama yapılması, yerleşmiş ve zorunlu bir yazım kuralıdır. Aksi halde başkasına ait düşünce ve üretimleri kendinize aitmiş gibi bir sonuç çıkarılmış olur ki, bilim ve yazım kuralları bunu hoşgörü ile karşılamaz. Hatta düşüncesinden yararlanılan esere yollama yapmakla (basım tarihi, yeri ve sayfa numarası gösterilmekle) okuyucunun gerektiğinde o eserden daha geniş biçimde yararlanma olanağı da sağlanmış olur. Bu yöntem, bilim çevrelerince tartışılmaz ve yerleşmiş bir kuraldır. Özellikle bilimsel bir eserin yazılmasında bu kurala uymak ve bunu izlemek hukukun vazgeçemeyeceği bir sonuçtur. Bu haliyle yöntemine uygun olarak davacı (karşı davalı)nın kaynak gösterdiğinden söz edilemez. Kaldı ki kitabın sonraki basımında B. Spock'un ismine de yer verilmemiştir. Bu değerlendirmeler göz önünde tutulduğunda davalının davacıya yönelik olarak kitaptan aşırma yapıldığı biçimindeki sözlerinin yukarıda açıklandığı üzere görünüm itibariyle hukuka aykırılık oluşturmadığı anlaşılmaktadır. O halde davalının sözlerinin hukuka aykırılığından söz edilemeyeceğine göre, davanın reddedilmesi gerekirken yazılı biçimde kısmen kabulü usul ve yasaya aykırı görüldüğünden kararın bozulması gerektiği", belirtilerek kararın bozulması üzerine mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dosyada bulunan delil ve belgeler şunlardır,

1-Benjamin Spock'a ait "Baby and Child Çare" isimli 1946 basım tarihli İngilizce kitap ve davacı İ.D.'ye ait ilk baskısı 1952 tarihli olan, 1968 tarihli, 1990 tarihli ve 1998 tarihli (14. baskı) "Annenin Kitabı" isimli kitaplar,

2-Uğur Mumcu'nun 29 Kasım 1981 tarihli "Dr. Spock ve Prof. Doğramacı" başlıklı yazısı (yazıda, İ.D.'nin, B. Spock'un kitabının 9, 28, 43, 197, 271, 272 ve 374. sahifelerinden aynen aldığı paragraflar, karşılaştırmalı olarak verilmiştir),

3-Davacının U.G. ile yaptığı söyleşi yazısı (davacıya yöneltilen B. Spock'un kitabından aşırma yaptığınız iddia ediliyor sorusuna davacı, -B. Spock ile birlikte çalıştık, dostumdur, biçiminde yanıt vermiştir),

4-Hepsi de Prof. Dr. olan bilim adamlarından oluşan "TUBA Etik Kurulu"nca hazırlanmış (9 kabul, 1 çekimser oy ile kabul edilmiş olan) 09 Ocak 1998 tarihli rapor (raporda sayfa sayfa gösterilmek suretiyle, davacı İ.D.'ye ait Annenin Kitabı isimli eserde, B. Spock'un eserinden aşırma yapıldığı, 1960 tarihli basımının 55, 56, 252, 261, 270, 276. sayfalarında, 1990 tarihli basımının 45, 252, 261, 271, 277, 279. sayfalarında aynen alınan paragraflar belirtilmiştir),

5-Prof. Dr. J.P.'nin, noter tasdikli 15 Kasım 2001 tarihli raporu (raporda İ.D.'nin Annenin Kitabı'nda B. Spock'un eserinden büyük oranda aşırma yapmıştır tespitinde bulunmuştur),

6-Mahkemece alınmış olan bilirkişiler raporlarında (her üç raporda da) davacıya ait kitap ile B. Spock'a ait kitap arasında konularına göre karşılaştırmalı bir inceleme yapılmamış olmasına karşın, davacı kitabının büyük oranda B. Spock'un kitabına benzediği ve alıntılar yapıldığı vurgulanmıştır.

Davacının yazısının konusu, YÖK tarafından kurulması tasarlanan "Etik Komitesi"dir. "Aşırma" teriminin karşılığı olarak dilimize girmiş Türkçe bir sözcük olmadığı için çoğu kez "aşırma", "intihal" ve "bilimsel çalıntı" kelimeleri kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumu'nun; Türkçe Sözlük -c. 1, Ankara 1998- eserinde, "aşırma; intihal, bir sınırı, bir geçiti aştırma, aşırma", İngilizce-Türkçe Sözlük adlı eserinde, "aşırma; sirkat, çalmak, çalıntı" olarak açıklanmıştır.) FSEK'nın 35/son fıkrasında, "intihal, caiz olmayan aktarma" biçiminde tanımlanmıştır.

FSEK'nın 34/son fıkrasında "caiz olan alıntılarda eser ve eser sahibinin adı mutad şekilde zikredilmek icap eder" denmiştir.

Dava konusu edilen yazıda davalı, "bilimsel çalıntı" konusunu açıklarken "aşırma" ve "bilim hırsızlığı" sözcüklerini kullanmıştır. Bu sözcükleri kullanmadan konuyu açıklaması olanağı olmadığı açıktır.

Davacıya ait kitabın, sadece 1952 tarihli 1. baskının sonuna eklenen "Bitirirken" başlıklı yazıda, kitabın yazılmasında izlenen yönteme ilişkin olarak, B. Spock'un adına yer verilmiş olup, sonraki baskılarda bu açıklama yapılmamış ve B. Spock adına yer verilmemiştir. Bir kitap yazılırken, hangi eserlerden yararlanıldığı, yazarın adı-soyadı, eserin adı, basıldığı yer ve tarihi, kaçıncı baskı olduğu ile sahife numarasının gösterilmesi bilimsel ve etik kuralların gereğidir.

Kişilik haklarına saldırının koşul ve kapsamı, MY'nin 24. maddesinde belirtilmiştir. Borçlar Yasası'nın 49. maddesinde ise saldırının varlığı halinde yaptırımı düzenleme altına alınmıştır. Her iki maddenin temel öğesi hukuka aykırılıktır. Eylemin hukuka aykırılığının varlığı için öze ve biçime ilişkin koşulların irdelenmesi gerekmektedir. Öze ilişkin koşullar; gerçeklik, güncellik ve kamu yararıdır. Kamu yararı öğesi, toplumsal ilgi olarak da tanımlanabilir. Biçime ilişkin koşul ise, anlatımda ve konunun sergilenişindeki ölçülülüktür. Üniversitelerdeki intihal (bilimsel aşırma) konusu, toplumun gelişmişlik düzeyini gösteren güncel ve kamuyu ilgilendiren bir konu olduğu ve kitaplarla ilgili yukarıdaki belirlemelere göre; konumuzda gerçeklik, güncellik ve kamu yararı koşulları gerçekleşmiştir. Biçime ilişkin olarak ise dava konusu yazıda davacıya yönelik olarak kullanılmış olan, "Sayın İ.D., başkalarının eserlerini kendinin gibi göstermek artık bıktırıcı düzeylere geldi. Uğur Mumcu'dan bu yana dünya alem biliyor ki siz bugüne kadar yapılmış aşırmaların belki de en büyüğünü ve fütursuzca yaptınız. Mumcu'nun ortaya koyduklarından sonra Spock aşırmanızı 13. baskıya kadar getirdiniz... Cümle alemden özür dilemezseniz biz bu gençlere aşırmanın çok kötü bir şey olduğunu bir türlü anlatamayız" sözleri ile bu konunun 1981 yılından beri yazılıp ileri sürülegeldiği halde, davacının bu konuda sessiz kalarak kamuoyuna inandırıcı bir açıklama yapmamış olması dile getirilerek eleştirilerde bulunulmuştur.

Kaldı ki, kişilik hakkını düzenleyen MY'nin 24. maddesini, Anayasa'nın özgürlüklere ilişkin genel hükümleriyle birlikte değerlendirdiğimizde; "kamu görevlilerinin ya da sade bir vatandaşın, özel ve gizli alanına girmeyen kamusal ya da kamuya açık alanındaki bir eyleminin, kamu yararı gözetilerek eleştirilmesi ve kamuya duyurulması hukuka aykırılık oluşturmaz." Kişilerin özel ve gizli (mahrem) alanına girmeyen, kamuya açık alandaki davranışları haber ve eleştiri konusu yapılabilir.

Davacı; Hacettepe ve Bilkent Üniversiteleri'ni kuran, YÖK'ün; kurucularından olup, uzun yıllar başkanlığını yapan, "üniversite ve bilim" yaşamında büyük üne kavuşmuş, Türk kamuoyuna mal olmuş bir yönetici ve bilim adamıdır.'Davacının birçok doktor ve bilim adamı yetiştirdiği doğrudur. Daha birçok meziyet ve özellikleri de sayılabilir. Söz konusu olan kitabının gelirlerini hayır işlerine verdiği de doğru olabilir. Ancak, tüm bu özellikleri davacının eleştirilmesine engel oluşturmaz. Çünkü, eleştiri doğruyu bulmanın yoludur. "Eleştiri güzel bir şey değildir, ama gereklidir. Ağrı da aynı işi görür, vücutta bir aksaklık olduğunu haber verir" (VVilliam Churchill)

Davalı, dava konusu yazıda, üniversitelerde hazırlanan tez ve kitaplarda, yapılan intihal (bilimsel aşırma) ile ilgili görüş, düşünce ve kanaatlerini açıklamış, eleştirilerde bulunmuştur. Tarafların iddia ve savunmaları ile, yukarıda açıklanan delil ve olgular birlikte değerlendirildiğinde; davalının davacıya yönelik olarak kullandığı sözlerin görünüm olarak hukuka aykırılık oluşturmadığı da açıktır.

Bu nedenlerle yerel mahkemenin direnme kararı usul, yasa ve uygulamalara aykırı olduğu için bozulması görüşünde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun onama kararına katılamıyoruz.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2006/14-91 E.N , 2006/115 K.N.

İlgili Kavramlar
o GÖREV
o SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ

Özet
TARAFLAR MÜDDEABİHİN DEĞERİNDE UZLAŞSALAR BİLE MAHKEMENİN RE'SEN MÜDDEABİHİN DEĞERİNİ TAKDİR ETMESİ VE GÖREVLİ OLUP OLMADIĞINI, BELİRLEDİĞİ DEĞERE GÖRE KARARA BAĞLAMASI GEREKİR. ZİRA, GÖREV KURALI KAMU DÜZENİNE İLİŞKİNDİR VE BU NEDENLE HAKİM TARAFINDAN DAVANIN HER AŞAMASINDA KENDİLİĞİNDEN DİKKATE ALINIR, TARAFLAR GÖREV KONUSUNDA ANLAŞMA YAPAMAZLAR.

SOMUT OLAYDA TARAFLAR SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ YAPMIŞTIR. BU SÖZLEŞMEYE DAYANILARAK ELDE EDİLMESİ İSTENEN HAK, TAPU İPTALİ VE TESCİLDİR. BU NEDENLE, HAKİM YAPACAĞI KEŞİFTE DİNLEYECEĞİ BİLİRKİŞİLERE TAŞINMAZIN DEĞERİNİ TESPİT ETTİRECEKTİR. TESPİT EDİLEN BU DEĞERE GÖRE HEM MAHKEMENİN GÖREVİ TAYİN EDİLECEK, HEM DE NOKSAN HARÇ İKMAL ETTİRİLECEKTİR. BU DURUMDA SÖZLEŞMEYE MÜDAHALEDEN SÖZ EDİLMEYECEKTİR. BÖYLECE KAMU DÜZENİNDEN OLAN BU HUSUS, TARAFLARIN İNSİYATİFİNE BIRAKILMADAN HAKİM TARAFINDAN RE 'SEN YERİNE GETİRİLMİŞ OLACAKTIR.



İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Karataş Sulh Hukuk Mahkemesi)'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.10.2004 gün ve 2004/367 E. 2004/422 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Ondördüncü Hukuk Dairesinin 12.04.2005 gün ve 2004/9816 E. 2005/3184 K. sayılı ilamı ile, (...Dava, satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Açılan davada dayanılan sözleşmenin konusu olan Karataş ilçesi Meletmez köyünde bulunan 41 adet taşınmaz ile Dolaplı köyünde bulunan 1 adet taşınmaz olmak üzere toplam 42 adet taşınmazdaki davalıya ait payın iptali ile davacı adına tescili istenmiştir. Satış vaadi sözleşmesi 30.10.2001 tarihinde yapılmış, dava ise 03.09.2004 tarihinde açılmıştır.

Sözleşmeye konu olan 42 adet taşınmazda davalıya ait payın davanın açılarak mülkiyetin aktarılması istendiği 03.09.2004 tarihinde 4.300.000.000 TL değerinde olduğunu kabul etmek hayatın olağan akışına uygun düşmez. Kaldı ki, sözleşmenin tarafı olan kişiler, kamu düzenine ilişkin olan, mahkemenin görevini belirler şekilde sözleşme yapamazlar. Taşınmazların dava tarihindeki değeri belirlenmeksizin salt sözleşmede yazılı bedele bakılarak harç kaybına da neden olacak şekilde karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı vekili

Dava, satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Bu tür davalara uygulamada ferağa icbar davaları da denilmektedir.

Kaynağını Borçlar Kanunu'nun 22. maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, Borçlar Kanunu'nun 213. maddesi ile Medeni Kanun'un 706 ve Noterlik Kanunu'nun 89. maddeleri hükümleri uyarınca noter önünde re'sen düzenlenmesi gereken sözleşmedir. Bir başka anlatımla geçerliliği resmi şekil şartına bağlı kılınan ve iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak meydana getiren sözleşmelerdendir.
Vaad alacaklısı, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet geçirim borcu yüklenen satıcıdan, edimini yerine getirmediğinde dava tarihinde yürürlükte bulunan Türk Medeni Kanunu'nun 716. maddesi (743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin 642. m.) uyarınca açılacak tapu iptali ve tescil davası ile edimin hükmen yerine getirilmesini isteyebilir.

Satış vaadi sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil davalarının kabulü için öncelikle aranacak unsurlardan birisi, sözleşmenin ifa olanağının bulunup bulunmadığının araştırılmasıdır. Ancak, Yüksek Özel Daire görev yönünü öncelikle incelediğinden, diğer yönler inceleme konusu yapılamamıştır. Bu nedenle sözleşmenin geçerlilik şartları irdelenmemiştir.

Bilindiği üzere; mahkemelerin görevi kanunla belirlenir (Anayasa 142. m.; HUMK m. 1/1). HUMK m. 1/2; "Görev dava olunan şeyin değerine göre belirtilmiş ise, görevli mahkemenin tespitinde, davanın açıldığı gündeki değer esas tutulmak üzere aşağıdaki maddeler hükümleri uygulanır. Faiz, icra tazminatı ve giderler görevin tespitinde hesaba katılmaz" hükmünü amirdir.

HUMK'nın 1/2. maddesi; kaideyi koymuş ve' görevin belirlenmesinde davanın açıldığı gündeki değerin esas alınması gerektiğini vurgulamıştır.

HUMK'nın 1. maddesi 26.02.1985 gün ve 3156 sayılı Kanun ile değiştirilerek, yukarıda açıklanan şeklini almıştır.

HUMK'ya göre; müddeabihi paradan başka bir şey olan davalarda iki taraf müddeabihin değerinde uzlaşmazlarsa, müddeabihin davanın açıldığı gündeki değeri mahkemece tayin ve takdir olunur, (m. 2/2)

Doktrinde bir kısım yazarlar bu hükümden hareketle iki tarafın müddeabihin değerinde uzlaşmaları halinde mahkemenin görevinin bu uziaşılan değere göre belirleneceği mahkemenin bu değere bağlı olduğu, re'sen kıymet takdirine başvuramayacağı, mahkemenin müddeabihin değerinin tarafların uzlaştıkları değerden farklı olduğunu tespit etse bile buna dayanarak görevsizlik kararı veremeyeceği düşüncesindedirler.

HUMK'nın 2. maddesi, Nöşatel Usul Kanunu'nun ikinci maddesinden alınmıştır. 1. ve 3. fıkralar Nöşatel Kanunu'ndaki ile aynıdır. Nöşatel Usul' Kanunu'nun 2. maddesinin 2. fıkrası ise şöyledir;

"Müddeabih paradan başka bir şey veya hak ise davanın açıldığı mahkeme, sözlü ve basit duruşmadan (duruşmaya tarafları dinlendikten) sonra müddeabihin değerini takdir eder."

Görüldüğü gibi; Nöşatel Usul Kanunu'nda bizdeki "iki taraf kıymetinde uzlaşmazlarsa" deyimi yoktur. Nöşatel Usul Kanunu'na göre; görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, taraflar anlaşma ile bunları değiştiremezler.

Bundan da anlaşıldığı gibi, kanunu tercüme edenler, Nöşatel Ka-nunu'ndaki "apres debat" deyimini, HUMK'nın m. 2/II'ye "iki taraf kıymetinde uzlaşmazlarsa" şeklinde tercüme etmişler ve fıkra bu şekilde kanunlaşmıştır.

Bu nedenle, m. 2/II hükmünün, Nöşatel Kanunu'ndaki gibi anlaşılması gerekir (Prof. Dr. Baki Kuru, HMUK, 6. baskı, 2001, c. 3, s. 168 vd.). Çünkü, "Kanunlarımızı yorumlarken kendi metinlerimizi göz önünde tutmakla beraber yorumlarda... bunların asıllarına da bakmaktan vazgeçemeyiz." (28.11.1945 gün ve 1945/13 Esas, 15 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı; 20.09.1950 gün ve 1950/4 Esas, 10 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı)

Bu açıklamaya göre iki taraf müddeabihin kıymetinde uzlaşsalar bile mahkemenin re'sen müddeabihin değerini takdir etmesi ve görevli olup olmadığını kendi takdir ettiği değere göre karara bağlaması gerekir. Çünkü, görev kuralı kamu düzenine ilişkindir ve bu nedenle hakim tarafından davanın her aşamasında kendiliğinden nazara alınır. Taraflar görev konusunda anlaşma yapamazlar.

Olayımızda; satış vaadi sözleşmesi yapılmıştır. İsminden de anlaşılacağı gibi ortada bir sözleşme vardır ve iki taraflı sözleşmedir. İki tarafa da hak ve vecibeler yüklenmektedir. Bu sözleşmede taraflar taşınmazın değerini de belirlemişlerdir. Sözleşmeye müdahale edilmemesi genel kuraldır. Zaten yıllarca tarafların tespit ettikleri bu değere mahkemelerce müdahalede bulunulmamıştır. Mahkemelerin görevleri tespit edilen bu değere göre belirlenmiştir. Yargıtay Özel Daireleri ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da içtihatlarını bu yolda geliştirmişlerdir.

Ancak; satış vaadi sözleşmesine dayanılarak elde edilmesi istenilen hak tapu iptali ve tescildir. Sözleşmenin asli unsurunu tapu iptali ve tescil oluşturmaktadır. Sözleşme ile elde edilmek istenilen nihai talep iptal ve tescildir. Tatbikatta görüldüğü gibi, bu talep, bazen çok uzun yıllarca yapılmamaktadır. Taşınmaz vaad olunana teslim edilmişse zamanaşımı da işleyemeyeceğinden, taraflar tescil talebinde bulunmamaktadır. Çok zaman 20-30 yıl sonra talepte bulunabilmektedirler. Bazen de sözleşmede (somut olayda olduğu gibi) onlarca taşınmazın (41 taşınmaz) satışı vaad edilmektedir. 20-30 yıl önce veya onlarca taşınmazın satışının vaad edildiği sözleşmelerde gösterilen değerler yeni açılan davalarda çok cüzi kalmaktadır. Uzun yıllar süren yüksek enflasyon ve tarafların satış bedelini sözleşmede bilerek düşük göstermeleri ihtimali nazara alındığında taşınmazın değerinin dava tarihine göre belirlenmesi gerekmektedir.

Hakim yapacağı keşifte dinleyeceği bilirkişilere taşınmazın değerini tespit ettirecektir. Tespit edilen bu değere göre hem mahkemenin görevi tayin edilecek, hem de noksan harç ikmal ettirilecektir. Bu durumda sözleşmeye müdahaleden de söz edilemeyecektir. Kamu düzeninden olan bu husus tarafların insiyatifine bırakılmadan, hakim tarafından re'sen yerine getirilmiş olacaktır. Harçlar Kanunu'nun 16. maddesi de, müdahalenin meni, tescil ve tapu iptali gibi taşınmazın aynını ilgilendiren davalarda, taşınmazın değerinin esas alınacağını öngörerek görüşümüzü teyit etmektedir. Harç kaybı da böylece önlenmiş olacaktır.

Benzer hukuki durumlardan olan, şufa ve tenkis davalarında, yıllar önce ilgili Özel Daireler içtihatlarını değiştirerek taşınmazların değerlerinin yeniden belirlenmesini içtihat etmişler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da bu değişime haklı olarak onay vermiştir.

Somut olayda da; Özel Daire ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu yukarıda açıklanan nedenlerle; eski kararlarından dönerek, yeni oluşuma göre kararını değiştirme gereğini duymuşlardır.

Yukarıdan beri izah edilen nedenlerle ve Özel Daire'nin bozma gerekçesinde açıkladığı hususlar da nazara alınarak bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 29.03.2006 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2008/10-44 E.N. , 2008/49 K.N.

İlgili Kavramlar
İŞ HUKUKU
İTİBARİ HİZMET SÜRESİ
ARAÇ ŞOFÖRÜNÜN İTİBARİ HİZMET SÜRESİNDEN YARARLANAMAYACAĞI

Özet
Gübre fabrikasında itfaiye araç şoförü olarak çalışan davacı itibari hizmetten yararalanamaz.



İçtihat Metni
Taraflar arasındaki "İtibari Hizmet Süresinin Tespiti" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 25.05.2006 gün ve 532-366 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 14.11.2006 gün ve 13467-14653 sayılı ilamı ile (...Sigortalılık süresini arttırıcı itibari hizmet süresi; fiziksel, ruhsal ve fizyolojik bakımlardan insan sağlığını ve çalışma gücünü olumsuz yönde etkileyerek yaşam süresini kısaltan ağır ve yıpratıcı koşullar altında çeşitli tehlikelere açık olarak çalışanlar için getirilmiş sosyal amaçlı bir uygulama olup, konu İle ilgili 2098 ve 3395 sayılı Kanunlardaki amaç, bu işlerde çalışanlara, anılan etkenler yönünden farklı ortamlarda çalışanlara göre özel bir koruma sağlamaktır.
506 sayılı Yasanın 3395 sayılı Yasayla değişik Ek 5. maddesi hükmüne göre, anılan itibari hizmet süresinden yararlanabilmek için, Yasada öngörülen iki koşulun birlikte gerçekleşmesi gereklidir. Bunlardan birinci koşul, eldeki dava yönünden, sigortalının Azotlu Gübre Sanayinde çalışmış olması; ikinci koşul ise, yine aynı maddenin alt bendlerinde yazılı fiziksel
dış etkenlerden birinin olayda ayrıca gerçekleşmiş bulunmasıdır.
Keşif sırasındaki beyanlardan, özelleştirme nedeniyle devredilen fabrikada üretime yönelik herhangi bir çalışma olmadığı, genel bakım ve onarım işlerinin yapılmakta olduğu belirlenmiş olup; 10.10.1997 tarihine dek idari hizmetlerde, anılan tarih sonrasında ise itfaiye şeşiği emrinde şoför olarak çalışan davacının hangi zararlı dış etkenlerden ne şekilde etkilendiği için Yasadan yararlandırılması gerektiği konusunda tanık anlatımları dışında, herhangi bir veri elde edilememiştir. Yargılama sürecinde toplanan kanıtlarla, özlük dosyasındaki bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda; üretim bölümlerinden ayrı ve yasanın aradığı etkenlere maruz olumsuz koşullarda bir çalışması bulunmadığı anlaşılan davacının İstemi yönünden davanın reddi yerine, soyut ve yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak kabulü yönünde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...
) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.



TEMYİZ EDEN: Davalılar vekilleri



HUKUK GENEL KURULU KARARI



Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:



506 Sayılı Kanunun Ek 5. maddesinde düzenlenen itibari hizmet; maddede belirtilen işyerleri ve işlerde çalışan sigortalıların, bu işlerde en az 3600 gün çalışmaları koşuluyla prim Ödeme gün sayılarının 1/4'ünün sigortalılık sürelerine eklenmesine olanak tanıyan bir uygulamadır.
Anılan madde ile ağır, riskli ve sağlığa zararlı işlerde çalışan kişilere itibari hizmet süresinden yararlanma olanağı tanınmasının amacı, bu işlerin fiziksel, ruhsal ve fizyolojik olarak insan sağlığını olumsuz yönde etkileyen şartlar altında yapılıyor olmasıdır.
İtibari hizmet süresinden yararlanacak olanlar belirlenirken, maddenin tanımından yola çıkılarak, işyerinin ve yapılan işin niteliğinin dikkate alınması, maddede tanımlanan; ağır, riskli ve sağlığa zararlı işlerin fiilen yapılması aranacaktır.
Bir diğer ifadeyle, 506 sayılı Kanunun Ek 5. maddesinin IV numaralı bendi uyarınca itibari hizmet süresinden yararlanabilmesi için sigortalının; (Azotlu gübre ve şeker sanayinde) fabrika, atölye, havuz ve depolarda ve trafo binası işyerlerinde çalışması ve ayrıca sigortalının bu işyerlerinde, "Hizmetin Geçtiği Yer"başlıklı bölümünde belirtilen "Çelik, demir ve tunç döküm işlerinde", "zehirli, boğucu, yakıcı, öldürücü ve patlayıcı gaz,
asit, boya işleri ile gaz maskesiyle çalışmayı gerektiren işlerde", "Patlayıcı
maddeler yapılması işlerinde" ve "Kaynak işlerinde" çalışması gerekmektedir.
Kanunun uygulamasında itibari hizmet süresinden yararlanılabilmesi için sigortalının maddede yer verilen her iki koşulu da birlikte gerçekleştirmesi zorunludur.
Anayasa Mahkemesi’nin (27.03.2007 günlü Resmi Gazetede yayımlanan) 04.10.2006 gün ve 2002/157 Esas ve 2006/97 Karar sayılı kararı ile madde metninde yer alan "Azotlu gübre ve şeker sanayinde" ibaresi Anayasa'ya aykırı bulunarak iptaline karar verilmiş ise de, hizmetin geçtiği yer tanımında hiçbir değişiklik söz konusu değildir.
Ek 5. maddede işyerlerinin niteliği ile itibari hizmet kapsamındaki işler birlikte tanımlanmış olup, itibari hizmet kapsamında değerlendirilmesi gereken İşin, bizzat sigortalı tarafından üretim süreci içerisinde yapılması gereklidir. Denetim, kontrol ve idareciliğin gerektirdiği gözlem ve benzeri amaçlarla bu çalışma bölgelerinde geçici süreli bulunmalar itibari hizmet kapsamında değerlendirilmeyecektir.
Davacının, davaya konu sürede, davalı gübre fabrikasında itfaiye araç şoförü olarak çalıştığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Madde kapsamında "hizmetin geçtiği yer" tanımlamasında, "itfaiye" hizmeti tanımına yer verilmediğinin açık bulunması ve zaman zaman açık havada bahçedeki çiçekleri sulaması karşısında, davacının çevresel zararlı etkilere maruz kaldığının kabulü ile maddede belirtilen itibari hizmet süresinden yaralandırılmaz.
Yukarıda belirtilen maddi ve hukuki olgular dikkate alındığında, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme
karan bozulmalıdır.



SONUÇ: Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının davalı Toros Tarım San. AŞ’ye geri verilmesine 30.01.2008
gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2008/13-21 E.N. , 2008/37 K.N.

İlgili Kavramlar
KİRA HUKUKU
HÂSILAT KİRASINDA FESİH İHBARI SÜRESİ
HASILAT KİRASINDAKİ FESHİ İHBAR SÜRESİNİN KAÇIRKILMASI

Özet: Hâsılat kirasında fesih bildiriminin yasanın öngördüğü altı ay geçirildikten sonra yapılmış olması halinde, bildirimin geçersiz olduğu ve sözleşmenin bir yıl daha uzadığı sonucuna varılmalıdır.


İçtihat Metni
Taraflar arasındaki "kiracılığın tespiti, muarazanın meni" davasından

dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy Asliye 6.Hukuk Mahkemesin
ce davanın kabulüne dair verilen 5.10.2004 gün ve 2004/174-315 sayılı

kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay

13.Hukuk Dairesinin 15.5.2006 gün ve 2006/5168-7924 sayılı ilamı ile;

("...Davacı, davalıya ait nikah salonu foto-video çekim dükkanını, 28.5.1998

tarihinde kiraladığını, 6570 sayılı yasa gereği tahliye koşullan oluşmadığı

halde, davalının 27.4.2004 tarihli ihtarla 28.5 2004 tarihinde sözleşmeyi

yenilemeyeceğini bildirdiğini, tek taraflı fesih hakkının bulunmadığını ileri

sürerek, kiracılığının tespiti ile muarazanın men'ine karar verilmesini istemiştir. Davalı, davacıya foto-video çekim işinin ihale edildiğini, herhangi bir

yer tahsisinin yapılmadığını, bu nedenle 6570 sayılı yasa hükümlerinin de

uygulanmayacağını savunarak, davanın reddini dilemiştir.



Mahkemece, davacının kiracı olduğunun tespiti ile muarazanın önlenmesine karar verilmiş, hüküm davalı tarafça temyiz edilmiştir.


Dosyadaki bilgi ve belgelerden, davalı tarafından, Belediye evlendirme

dairesinde gerek nikâhtan önce gerekse nikâhtan sonra ilgililerin isteği halinde fotoğraf-video çekme işinin Belediye Encümeninin 26.3.1998 tarihli

kararı ile 2886 sayılı yasanın 45, maddesine göre ihaleye çıkarıldığı ve

28.5.1998 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli sözleşme İle foto-video çekim işi

için kullanılmak üzere, davacıya ihale edildiği anlaşılmaktadır. Açıklanan

bu şekli ile taraflar arasındaki sözleşmenin hâsılat kirasına ilişkin olduğu

kabul edilmelidir. Sözleşmenin başlangıcı 28.5.1998 tarihi olup 1 yıl sürelidir. Davalı kiralayan, davacıya hitaben 27.4.2004 tarihli yazısında, sözleşme süresi bitimi olan 28.5.2004 tarihinden sonra sözleşmenin yenilenemeyeceğini açıkça belirtmiştir. B.K.’nın 287-285. maddeleri gereğince, belli süreli hâsılat kiralarında süre bitiminde sözleşmede aksine hüküm bu
lunmadığı takdirde, sözleşme yenilenmemiş ise feshi ihbara gerek olmaksızın sona erer.



Hâsılat kirasının zımnen yenilenmesi için sürenin sonunda kiralayanın

muvafakatiyle kullanılmasına devam olunan yahut sözleşmede feshi ihbar

için süre kabul edilmişse her iki tarafın bu hakkı kullanmaması gerekir.

Açıklanan yasa hükmü de gözetildiğinde, süre bitimi olan 28.5.2004 tarihinden sonra akdin yenilendiğinin kabulüne olanak yoktur. Mahkemece,

davanın reddine karar verilmesi gerekirken, aksi düşüncelerle kira sözleşmesinin 6570 Sayılı Yasa hükümlerine tabi olduğu ve bu yasada öngörülen tahliye koşulları oluşmadığından kiracılığın tespitine karar verilmesi

usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir...") gerekçesiyle bozularak

dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mah-

kemece önceki kararda direnilmiştir.



TEMYİZ EDEN: Davalı vekili



HUKUK GENEL KURULU KARARI



Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde

temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra ge-

reği görüşüldü:



Dava, kiracılığın tespiti ve davalı kiralayan tarafından yaratıldığı ileri

sürülen muarazanın meni istemine ilişkindir.



Davanın kabulüne dair Yerel Mahkeme karan, Özel Dairece metni yu-

karıda bulunan ilamla bozulmuştur.



Yerel Mahkeme (Taraflar arasında, Bahçelievler Belediyesi Yayla Kül-

tür Merkezi foto-video çekim işiyle ilgili olarak 28.05.1998 başlangıç tarih-

li, bir yıl süreli kira sözleşmesi düzenlendiği çekişmesizdir. Yer davacıya

teslim edilmiş, davacı sözleşme koşullarına uygun olarak yeri kullana gel-

miştir. Ancak, sözleşme bir yıl sonra, yani 28.05.1999 günü sona ermemiş,

her yıl uzatılmış; başlangıçta aylık 500.000.000 TL. olan aylık kira bedeli

de, davalının resmi yazılarıyla 1.5.1999, 1.4.2000,1.5.2002 tarihlerinde






artırılmış; bu resmi yazılar gereği olarak kira paraları ödenmiştir. Bozma

ilamında da belirtildiği gibi, taraflar arasındaki sözleşme hâsılat kirası ni-

teliğindedir ve 28.05.1998 başlangıç tarihli olup, bir yıl sürelidir. Buna gö-

re, taraflar arasındaki hâsılat kirasına ilişkin sözleşmenin süresi

28.05.1999 günü sona ermektedir. Ne var ki, taraflar anılan tarihte sözleş-

meyi sona erdirmeyip, çekişmenin çıktığı 2004 yılına kadar kiracı-kirala-

yan ilişkisini sürdürmüşlerdir. Muayyen bir müddet için akdolunup da bu

müddetin hitamında kiralayanın malumatıyla ve muhalefeti olmaksızın ki-

ralananın kullanılmasına devam olunduğu yahut mukavelede fesih hak-

kında gösterilen ihbarı iki taraftan hiç birisi yapmadığı takdirde, hilafına

mukavele yok ise, bir senelik bir müddetin hitamından altı ay evvel ihbar

suretiyle fesh olununcaya kadar, seneden seneye akdin tecdit edilmiş sa-

yılacağı, B.K.’nın 287. maddesi hükmü gereğidir. O halde, taraflar arasın-

daki sözleşmenin anılan madde uyarınca 28.5.1999'dan itibaren yıldan yı-

la yenilenerek devam ettiğinin kabulü gerekir. Kiralayanın, 27.4.2004 gün-

lü ihtarnamesine kadar, taraflar arasında herhangi bir çekişme çıkmamış-

tır. İhtarname tarihi dikkate alındığında, sözleşme 28.5.2004 günü sona

ermektedir. Bu tarih itibariyle sözleşmenin fesh edilebilmesi için, BK.nun

287. maddesi uyarınca altı ay önceden, yani, 28.11.2003 gününe kadar

ihbarın yapılması gerekir. Oysa kiralayan fesih bildirimini yasada belirti-

len altı ay değil, bir ay önceden yapmıştır. Bu durumda ihbarın yasal ol-

madığı, sözleşmenin 28.5.2004 günü sona ermeyeceği, bir yıl daha uzamış

sayılacağı kabul edilmelidir) gerekçesiyle önceki kararında direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve

kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellik-

le delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre,

usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.



SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararı-

nın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz İlam

harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadı-

ğına, 30.01.2008 gününde oybirliğiyle ile karar verildi.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2007/12-12 E. N. , 2007/3 K.N.

İCRA HUKUKU
HACİZ TALEBİ
İCRA MÜDÜRÜNÜN TAKDİR YETKİSİ

Özet
Alacaklının haciz talebine karşı icra memurunun takdir yetkisi yoktur. İcra memuru haczi uygulamakla yükümlüdür. Haciz işlemi şikâyet konusu yapılırsa Mahkeme tarafından denetlenebilecektir.

İçtihat Metni


Taraflar arasındaki "Şikayet" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Üsküdar 1. İcra Hukuk Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 25.5.2005 gün ve 2004/623-2005/285 sayılı kararın incelenmesi şikayetçi vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 18.11.2005 gün ve 2005/18214 E. 2006/22644 K.sayılı ilamı ile,

(...İcra müdürü İİK'nun 85. maddesi gereğince alacaklının haciz talebini yerine getirmek zorundadır. Bu konuda HGK'nun 31.03.2004 gün ve 2004/12-202 2004/196 sayılı kararında da belirtildiği gibi icra müdürünün takdir yetkisi bulunmamaktadır. İcra müdürünün uygulamak zorunda olduğu haciz İşlemi, gerektiğinde ilgilisi tarafından şikâyet konusu yapıldı
ğında mahkemece irdelenecektir. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı’nın alacaklı olduğu dosya üzerinden bakanlığın borçlu olduğu kişinin haciz talebi icra müdürünün yerine getirmesi gerekirken, reddi yerinde olmadığından mahkemece bu konudaki şikâyetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle reddi isabetsizdir...
) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.



TEMYİZ EDEN: Şikâyetçi/Alacaklı vekili


HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirin nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Şikâyetçi/alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 17.1.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2006/4-550 E.N. , 2006/570 K. N.

4721 s. Yasa m. 24,25
818 s. Yasa m. 41
2709 s. Yasa m. 12
İlgili Kavramlar
TAZMİNAT HUKUKU
ATATÜRK DEVRİMLERİNİ ZEDELEYEN BEYANLAR KARŞISINDA AĞIR ELEŞTİRİ
SOFTA, YOBAZ, BAĞNAZ SÖZCÜKLERİNİN ELEŞTİRİ SINIRI İÇİNDE KALMASI DURUMU

ÖZET
Başbakanlık Müsteşarlığı görevini yürüten davacının Atatürk devrimlerinin değişmesine yönelik, laiklik ilkesini zedeleyerek rejimin İslami rejime dönüşmesi yönündeki beyanlarının ağır bir şekilde eleştirilmesi kaçınılmazdır.


İçtihat Metni
Taraflar arasındaki "Manevi Tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 13. Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 21.09.2004 gün ve 2004/39-440 sayılı kararın incelenmesi Davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.11.2005 gün ve 2004/15361-2005/11911 sayılı ilamı ile;
( ... Dava, yayın yoluyla kişilik haklarına saldın nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı, Cumhuriyet Gazetesi'nin 31.12.2003 tarihli sayısında yayınlanan "İki Bir Numara" başlıklı yayın nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuş, davalılar davacının Cumhuriyet'in temel ilkelerine açıkça karşı olduğunu ve devletin dinsel temeller üzerine oturtulması gerektiğini ifade eden konuşmaları nedeniyle eleştirildiğini, kişilik haklarına yönelen saldın söz konusu olmadığından davanın reddini savunmuşlar, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Dava konusu yayın incelendiğinde davacının dini görüşlerini siyasete yansıtması, Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı olduğu ve devletin dinsel temeller üzerine oturtulması gerektiğini savunan açıklama ve yayınlarından söz edilmiş ve yorumlar yapılmıştır. Dosyada mevcut deliller incelendiğinde davacının makale haline getirilmiş "21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam " başlıklı ve Sivas'ta düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada "...Başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin zayıfladığı ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok/azla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür.İnsanlar giderek daha çok demokrasiyi, daha çok katılımı ister hale gelmişlerdir" " .., son değişme ve gelişmeler karşısında insanlarda bağımsızlık duygusunu temayülünün artmasıdır veya devlet yönetimine yönelik olarak katılma taleplerinin çoğalmasıdır. Yine bunu aslında ilkeler açısından göz önüne aldığımız takdirde Türkiye'de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinen İslam'la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece T.C.'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum" şeklinde siyasi ve devlet yönetimine egemen olması gereken kurallar yönünden görüşlerini açıkladığı görülmektedir.
Davacı 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden sonra Başbakan tarafından devletin üst düzey bürokratlığı olan Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilmiştir. Devletin çok önemli bir mevkiinde görev yapan kişi olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, demokratik ve çağdaş yapısına tümü ile aykırı düşünceler taşıması, İslami kuralların devlet yapısında egemen olması gerektiğini net bir şekilde ifade etmesi konumu itibariyle onu eleştirilerin odağı haline getirmiştir. Yayında Cumhuriyetin ve laikliğin yerini Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini savunan düşüncelerinden alıntılar yapılarak davacının siyasi ve devlet yönetimine ilişkin görüşlerini tartışmasız savunduğu ve dinsel temelli bir devlet yönetimi anlayışını telkin etmesi nedeni ile de dava dilekçesinde yer alan sofla, bağnaz, yobaz ve mürted sözcükleriyle nitelendirdiği görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanlık Müsteşarlığı görevini yürüten davacının Atatürk ilke ve İnkılaplarının değişmesine yönelik, laiklik ilkesini zedeleyerek ve rejimin İslami rejime dönüşmesi yönündeki beyanları nedeniyle eleştirilmesi ve bu eleştirilerin ağır olması kaçınılmazdır. Davacı, dava konusu yayınını yapılmasına kusuru ile neden olmuştur. Yerel mahkemece yayının eleştiri niteliğinde olması nedeniyle hukuka aykırılık taşımadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yukarıda açıklanan şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir... ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre. Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalılar ekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'un 429, maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 27.09.2006 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY :
Davacı Başbakanlık Müsteşarı Profesör Doktor Ö. D.. Üniversite Öğretim Üyesi sıfatıyla 19-21 Mayıs 1995 tarihinde gerçekleştirilen M...2l. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam ..." konulu sempozyuma konuşmacı bir bilim adamı olarak katılıp düşünce ve görüşlerini ifade etmiş, bu görüşleri sonradan "Bilgi ve Hikmet" isimli derginin 1995 yılı 12, sayısında yayınlanmıştır.
Davacı, davalılar tarafından yayın yoluyla kişilik haklarına saldırıldığını açıklayarak manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 28, maddesine göre basın hürdür. Yine 5680 Sayılı Basın Kanununun 1, maddesi de basının özgürce yayın yapmasını güvence altına almıştır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yayın yaparken, yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemlerden farklılık taşır. Basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Basın hürriyetini düzenleyen 28, maddesinin 3, fıkrası. Basın hürriyetinin sınırlanmasında Anayasanın 26, maddesi hükümlerinin uygulanacağını belirtmiştir. Anayasanın 28, maddesinin atıf yaptığı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 26, maddesinin 2, fıkrası da M...başkalarının şöhret veya haklarının, özel yasalarda güvence altına alınan kişilik haklarına saldın da bulunmama mecburiyetindedir.
Davacının 1995 yılında yaptığı konuşmasındaki düşünceleri davalı köşe yazan ve toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsenmeyebilir. Ancak davacı bu konuşmasıyla Avrupa İnsan Haklarısözleşmesinin 9 ve 10; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 25 ve 26, maddelerine uygun bir biçimde düşüncelerini açıklamıştır. Gerek Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının anılan bu hükümlerine göre; herkes düşünce, vicdan, din ve kanaat hürriyetine sahiptir. Ayrıca kişiler düşünce ve kanaatlerini açıklama ve de ifade etme hürriyetine de sahiptirler. Türkiye Cumhuriyeti. Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesini kabul etmiş ve 08.08.1949 tarihinden geçerli olmak üzere de Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90, maddesine göre usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Bu nedenle düşünce ve ifade hürriyeti Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Mahkemesine başvurulamaz. Bu nedenle düşünce ve ifade hürriyeti Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Kanunlarla korunmaktadır. Davacının bu yasal düzenlemeler çerçevesinde yapılan bir Sempozyumda bilim adamı sıfatıyla düşüncelerini ifade etmiş olmasından dolayı kınanıp kamuoyu önünde küçük düşürülmesi doğru olmamıştır. Düşünce özgürlüğünün en önemli unsuru serbestçe açıklanabilmesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi öteden beri.
Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesinin 10, maddesinin sağladığı korumanın yalnızca sorunsuz olarak kabul edilebilecek düşünceler için değil, fakat aynı zamanda Devleti veya halkın bir bolümünü incitici veya rahatsız edici düşünceler içinde geçerli oldugunu vurgulamaktadır. Düşünce açıkça dışarıya ifade edilmedikçe anlamsızlaşır. Düsunceyı acıklama özgürlüğü, aynı zamanda başkalarının öğrenme ve bilgilenme haklarının kaynağıdır. Bu kaynak, bu haklardan en çok istifade etmesi gereken Basın tarafından hakaret ve küçük düşürme yoluyla tıkanmamalıdır. Serbest bir kamuoyu oluşturmak bütün tercihlerin özgürce tartışılmasını sağlamakla mümkündür.
Davacı tarafından yapılan konuşmayı benimsememek davalılara yayın yoluyla hakaret hakkı vermez. Kişilik hakları ve kişiliğin korunmasının dayanağı Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 12 ve 17, maddelerine göre; herkes; kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı vardır. T.M.K.'nın 24 ve 25, maddeleriyle. B.K. 41, maddesi bu hakkı koruma altına almış, kişilik hakkı zedelenen kimselerin başvuracağı yasal yolları düzenlemiştir.
Davalılardan Cumhuriyet Gazetesinin 31.12.2003 tarihli nüshasında davalı İlhan Selçuk'un "Pencere" isimli köşe yazısında davacıya "bağnaz", "yobaz", "softa" ve de "gözü kara mürteci denmesi davacının yaptığı konuşmayı eleştirme amacını aşmıştır. Kişilik haklarına yapılan saldırılardan doğan manevi zararın tazmini konusundaki ilkelerden olan konuyla ifade ( öz ile biçim ) arasında bağlılık yoktur. Davalılar anılan bu sözleri kullanmadan da davacıyı eleştirebilir, onun gerçek niyetlerini kamuoyuna duyurabilirler. Esasen davalı yazar köşe yazısında hakaret içeren sözler dışında amacına da ulaşmıştır. Yine tazminat hukuku ilkelerinden olan eleştiri hakkı, kamuoyunun olumlu yönde oluşması ve toplumun daha ileriye götürülmesi amacıyla kullanılmalıdır. Davaya konu yazıda eleştiri hakkı sınırları aşılarak davacı kamuoyunda küçük düşürülmüş, nezaket sınırları ve amaç aşılmış, haksız bir kötüleme sergilenerek davacının manevi varlığı zedelenmiştir.
Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir muameleye tabi tutulamaz. Hele düşüncesini açıkladı diye kınanamaz, hakarete uğrayamaz. Kişinin manevi varlığı; onun duygu ve düşünce dünyası, haysiyeti, şerefi, ün ve saygınlığı kamu içindeki durumu olup mutlak suretle korunmalıdır. Davacının bu açıklamalar karşısında manen zarara uğratılmadığı söylenemez.
Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemece davacı lehine manevi tazminata hükmedilmesi ve eski hükümde direnilmesi doğrudur. Mahkeme kararı onanmalıdır. Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunun Bozma yönündeki görüşlerine katılmıyorum.
Üye Selamet İlday
KARŞI OY :
Davaya konu edilen yazı, davacının 1995 yılında Sivas'ta yapılan bir sempozyumda, "21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam" konulu tebliğindeki düşüncelerden dolayı kaleme alınmıştır. Tebliğin davaya konu edilen bölümü şu şekildedir; "...iktidara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır, İktidara gelince yapılması gerekenler bitmiş gibi düşünülürse, İslam iktidara geliş aracı gibi kullanılmış, istismar edilmiş gibi olur. İktidara gelince, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münkire, harama ve kötüye karşı devam eder..."
Davalı, yazıdan bu alıntıyı yaptıktan sonra, davacıya yönelik olarak "böyle bir bağnaz, yobaz ve softa ne Suudi Arabistan'da ne de İran'da bulunur" değerlendirmesinde bulunmuş, devamında ise, böylesine "gözü kara mürteci" denileceğini belirtmiştir.
Davacı tarafından sunulan tebliğin son bölümünde şu sözlere yer verilmekte; "...Netice itibariyle, ülkemizde İslam adına, buradaki halkın eski gücünü ve onurunu kazanabilmesi adına büyük bir enerji birikimi söz konusudur. Türkiye'nin değişimi ve dünyada yeni bir güç olarak ortaya çıkabilmesi, bu yönlendirecek olursa, Türkiye çok büyük umutlar vaat ediyor diyebiliriz. Aksi halde, kötü günler devam edecek demektir. Bu enerjiyi iktisadi alanda kısmen kullanabilen T. Ö. 'nün başarısı, varsa eğer, burada yatar. Bugünkü R. 'li belediyelerin başarısının arkasında yine bu enerjiyi gormek mümkündür. Başarıyı R.'li başkanların sadece kişiliklerine bağlamak doğru olmaz aynı zamanda halkla iç ice olan belediyelerin halkın gücünu ve destegini almıs olmalarında aramak gerekir. Ancak, iktıdara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır. İktidara gelince yapılması gerekenler bitmiş gibi düşünülürse İslam iktidara geliş aracı gibi kullanılmış, istismar edilmiş gibi olur. İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da müslümanın kavgası münkere, harama ve kötüye karşı devam eder" denilmektedir.
Davacı genel olarak, bir İslam ülkesi olan Türkiye'de büyük bir halk enerjisi olduğunu; bürokrasinin bu dinamizmin önünü tıkamayıp yönlendirecek olursa, Türkiye'nin büyük umutlar vaat ettiğini, bu enerjinin T. Ö, tarafından kısmen kullanıldığını ve bunun R. Partili belediye başkanlarına da yansıdığını, bu başkanların halkın gücünü ve desteğini de arkalarına aldıklarını belirttikten sonra, davaya konu edilen bölümü kaleme almıştır. Bu bölüm yazının bütünü ile birlikte değerlendirildiğinde özet olarak, İslam'a dayanmanın İslam'ın kötüye kullanılması sonucunu doğuracağı, ancak bunun dahi yeterli olmayıp tüm dünya müslüman olsa ve müslümanlar üstün de gelse yine kötülerle ve yanlışlarla savaşmak gerektiği ifade edilmektedir.
T.C. Anayasası'nın "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altındaki 25, maddesi aynen şu şekildedir; Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz."
İç Hukukumuzun bir parçası haline gelen Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi ile diğer uluslar arası sözleşmelerde de benzer düzenlemeler mevcuttur. Örneğin; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre de, temel hak ve özgürlüklerden biri olan düşünceyi açıklama özgürlüğü, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.
Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesinin 10, maddesinin ikinci fıkrasının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince yapılan yorumunda; "bu hürriyet, toplumda beğenilen, kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgiler veya fikirler için değil aynı zamanda kıncı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bu da demokratik bir toplumun olmazsa olmaz unsurlarından olan çok seslilik, tolerans ve hoşgörünün gereğidir" denilmektedir.
Bu düzenlemeler nazara alındığında, davacının tebliğindeki sözleri sistemin eleştirisine dair bir düşünce açıklaması mahiyetindedir. Davacının değerlendirmeleri pek çok kişi tarafından uygun görülmeyebilir ise de sistemin eleştirilmesi doğal karşılanmalıdır. Davacının konuşmaları bu nedenle düşünce ve düşündüğünü açıklama hakkı çerçevesi içinde değerlendirilmelidir.
Davalının gazetede yer alan dava konusu yazısı da bir düşünce açıklamasıdır. Davalının davacının tebliğinde geçen sözleri eleştirmesi, buna karşı başka düşüncelerin ileri sürülmesi de son derece doğaldır. Hatta karşı düşünce sert de olabilir. Karşı düşüncenin bu düşünceyi eleştirmesi de yine düşünce açıklaması sınırları içinde kalınmak suretiyle yapılmalıdır. Ancak davalı yazar davaya konu edilen yazıda, karşı düşünce açıklamasında davacı için "bağnaz", "yobaz", "softa" "gözü kara mürteci" nitelemelerinde bulunmuştur. Bu nedenle davalının yazısında eleştiri sınırlarının aşıldığı, davacıya hakaret edildiği, aşağılandığı görülmektedir. Bu bakımdan hukuka aykırılık gerçekleşmiştir.
Yerel mahkeme de; "davacının kişilik haklarına saldırının gerçekleştiğini, davalının gazetede yer verilen açıklama ve suçlamalarının eleştiri sınırlarını aştığını, davacıyı halkın hakaret ve husumetine maruz kılacak mahiyette olduğunu, yazının davacının kişiliğine yönelik biçimde ve davacıyı toplum nezdinde küçük düşürme amacıyla kaleme alındığını" gerekçesinde belirterek bu nedenle basın özgürlüğü ve eleştiri hakkından söz edilemeyeceği sonucuna varmış ve 10 milyarlık manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 5 milyar TL manevi tazminata hükmetmiştir. Yerel mahkemenin kararı isabetli olup kararın bozulması Dairemizin uygulamaları ile çelişmektedir.
Yukarıda belirtilen gerekçelerle kararın onanması gerektiği düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyorum.
4. Hukuk Dairesi Üyesi
Ali Sezgin

Devamını okuyun...>>

Hukuk Genel Kurulu 2006/6-501 E.N. , 2006/508 K.N.

İlgili Kavramlar
KİRA HUKUKU
İHTİYAÇ NEDENİYLE TAHLİYE
KİRACILIK
SIFATININ SAPTANMASI
YAZILI SÖZLEŞME OLMADAN UZUN SÜRE KİRA ÖDEYEN KİŞİNİN DURUMU


Özet
Uzun süredir bir yer için kira ödeyen kişinin o yerin kiracısı olduğu kabul edilmelidir.
Yargıtay bozma ilamı üzerine direnme karan yerildikten sonra yerilen karardan dönülmesi mümkün değildir.



İçtihat Metni
Taraflar arasındaki "Tahliye" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Havsa Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.09.2002 gün ve 2002/179-300 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 01.04,2003 gün ve 1943-2084 sayılı ilamı ile,
(Dava İhtiyaç nedeniyle kiralananın tahliyesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş hüküm her iki taraf vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı vekili, davalının dava konusu yerde uzun yıllardır kiracı iken müvekkilinin bu yeri satın aldığını, satın almadan sonra kiracı davalıya ihtarname tebliğ edilerek tahliye istenmesine rağmen bu güne kadar tahliye edilmediğini bildirerek akdin feshini ve kiralananın tahliyesini istemiştir.
Davalı vekili dava konusu gayrimenkulün Talip'in vefatı ile mirasçılarına
intikal ettiğini mirasçılarının önceki malik Murtaza’ya sattığını müvekkilinin gayrimenkulü yukarıda gösterilen kişilerden kiraladığını, işletici sıfatı
ile işletmediğini, ruhsat almadığını, davanın reddini savunmuştur.
Taraflar arasındaki ilk uyuşmazlık davalının dava konusu, yerde kiracı sıfatı ile oturup oturmadığı noktasındadır. Davalı vekilinin 02.07.2002 tarihli dilekçedeki yukarıda açıklanan beyanı, Ziraat Bankası Havsa Şubesi Müdürlüğünün 30.07.2002 günlü cevabi yazısı ve bu cevabi yazıya ekli olarak gönderilen banka hesap ekstresinden 1996 yılından beri kira parasının davalı tarafından önceki malik hesabına yatırılmış olması karşısında davalının dava konusu yerde kiracı sıfatı ile oturduğunun kabulü gerekir. Bundan zühul ile yazılı şekilde ret kararı verilmesi doğru olmadığı gibi, kabule göre de davanın reddine karar verildiği halde davada kendisini vekille temsil ettiren davalı yararına vekâlet ücreti takdir edilmemesi de hatalı olduğundan hükmün bozulması gerekmiştir.
) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, mahkemece 04.06.2003 günlü oturumda ara kararı ile bozma ilamına karşı direnme karan verildikten sonra araştırmalar yapılarak 02.12.2004 günlü oturumda Yargıtay bozma ilamına uyulmasına karar verilmiş ve 16.12.2004 günlü karar ile dava reddedilmiştir. Davanın reddine dair verilen 16.12.2004 gün ve 2003/101 E.2004/414 K. sayılı
kararın incelenmesi davacı vekili tarafından İstenilmesi üzerine, Yargıtay
6. Hukuk Dairesinin 23.6.2005 gün ve 5186-6580 sayılı ilamı İle (Yargıtay bozma ilamı üzerine direnme karan yerildikten sonra yerilen karardan dönülmesi mümkün olmadığından bu doğrultuda bir karar verilmesi gerekirken, bundan sonra araştırma yapılarak davanın reddedilmesi doğru değildir.) gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyulup verilen ilk kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde
temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve
kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre ve özellikle Ali dava konusu taşınmazı babası olan davalı Mehmet’e tebaan kullanmış olduğundan, yargılama aşamasında davalı ölmüş ise de davalı olarak tüm mirasçılarla birlikte Ali’de davaya dâhil edildiğinden, ister babasına tebaan kullansın, ister kendi adına kullanmaya devam etsin davada davalı sıfatını kazandığından, davanın kabulüne karar vermek gerekir.
Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda dilenilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.



SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 05.07.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.


Devamını okuyun...>>

12. Hukuk Dairesi 2008/16170 E.N. , 2008/16127 K.N.

İCRA HUKUKU
İLAMLARIN İCRASI
KESİNLEŞME KOŞULU
İCRA MAHKEMESİ KARARI

(İİK m. 361,; HUMK m. 443/4)

Özet
Taşınmaza ve buna ilişkin ayni haklara ve aile ve şahsın hukukuna ait ilamlar kesinleşmedikçe infaz olunamaz. İcra Mahkemesi kararlarının infazı için kesinleşme koşulu aranmaz.



Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü;

İcra Mahkemesince 11.07.2007 tarihinde dosya üzerinde karar verilmiş olup, anılan karar borçlu vekiline 20.07.2007 tarihinde tebliğ edilmiştir. Borçlu vekilinin ise İzmir 9.1cra Mahkemesine 25.07.2007 tarihinde temyiz dilekçesini verdiği ve anılan mahkemece aynı gün 2007/212 muhabere numarası ile muhabere defterine kaydının yapıldığı anlaşılmıştır. Bu durumda alacaklı vekilinin 25.07.2007 tarihli temyiz istemi 10 günlük yasal sürededir. Dairemizce maddi yanılgı sonucu süre aşımı nedeniyle temyiz isteminin reddine karar verilmesi doğru olmadığından borçlu vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemiz 30,11.2007 tarih ve 2007/19570-22541 sayılı temyiz isteminin reddine ilişkin kararının kaldırılmasına oybirliği ile karar verildikten sonra 11.07.2007 tarih ve 2007/101-94 sayılı mahkeme kararma yönelik temyiz incelemesine geçildi;
İİK.’in 361. maddesi gereğince icra dairelerince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği yahut yanlışlıkla bir tarafa para tediye olunduğu hesap neticesinde anlaşılırsa verilen para ayrıca hükme hacet kalmaksızın o kimseden geri alınır.
Somut olayda alacaklı vekili tarafından ilama dayalı olarak ilamlı icra takibi yapıldığı, borçlunun itirazı takibi durdurmadığı için adı geçenin dosya borcunu ödediği daha sonra Bergama İcra Mahkemesinin 08.03.2007 tarih ve 2006/152 esas, 2007/31 karar sayılı karan ile borçlunun şikâyetinin kabul edilerek takibin İptaline karar verildiği görülmektedir.

HUMK’un 443/4. Maddesi gereğince gayrimenkule ve buna müteallik ayni haklara ve aile ve şahsın hukukuna mütedair hükümler kesinleşmedikçe infaz olunamaz. Ayrıca, İİK’in 363 ve sonraki maddelerinde, İcra Mahkemesince verilecek kararlardan temyizi kabil olanlar belirlenmiş, bunların infaz edilebilmesi için kesinleşmesi gerektiğine dair bir hükme yer verilmemiştir. Bir başka deyişle icra mahkemesi kararlarının infazı
için kesinleşmesi zorunlu bulunmamaktadır.

Bu durumda, İİK’in 361. Maddesinde belirtilen koşullar oluşmuş ve borçlu ödenmemesi gereken parayı ödemiş olduğundan bu meblağı herhangi bir hükme hacet kalmadan alacaklıdan ve bu takip dosyasında isteyebilir. (HGK.nun 06.12.1995 tarih ve 1995/12-860E. 1995/1078K). O halde, Mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken takibin iptali kararının kesinleşmediği gerekçesi ile istemin reddi isabetsizdir.



SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’un 428. Maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 23.09.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>

12. Hukuk Dairesi 2008/5646 E.N. , 2008/16134 K.N.

İlgili Kavramlar
İCRA HUKUKU
HACİZ İHBARNAMESİ
YASAL KOŞUL
SÜRESİZ ŞİKÂYET
KAMU DÜZENİ

(İİK m. 16,2, 89/1)

Özet
Yasanın öngördüğü ihtarı içermeyen haciz ihbarnamesinin geçerli olduğu kabul edilemez. Yasanın emredici kuralına aykırı olan bu durum kamu düzenine aykırı olduğundan süresiz şikâyete tabidir.



Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikâyetçi vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

17.7.2003 tarih ve 4949 Sayılı Yasanın 22 maddesi ile değişik İİK’in 89/3. maddesi uyarınca "Üçüncü şahıs, haciz ihbarnamesinin kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde itiraz etmezse, mal yedinde veya borç zimmetinde sayılır ve kendisine gönderilen haciz ihbarnamesine süresinde itiraz etmediği, bu nedenle de malın yedinde veya borcun zimmetinde sayıldığı ikinci bir ihbarname ile bildirilir. Bu ikinci İhbarnamede ayrıca, Üçüncü şahsın ihbarnamenin kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde ikinci fıkrada belirtilen sebeplerle itirazda bulunması, itirazda bulunmadığı takdirde zimmetinde sayılan borcu icra dairesine ödemesi veya yedinde sayılan malı icra dairesine teslim etmesi istenir, ikinci ihbarnameye süresi içinde itiraz etmeyen ve zimmetinde sayılan borcu İcra dairesine Ödemeyen veya yedinde sayılan malı icra dairesine teslim etmeyen üçüncü şahsa onbeş gün içinde parayı icra dairesine ödemesi veya yedinde sayılan malı teslim etmesi yahut bu süre içinde menfi tespit davası açması, aksi takdirde zimmetinde sayılan borcu Ödemeye veya yedinde sayılan malı teslime zorlanacağı bildirilir."

Somut olayda İİK.’in 89/1. maddesi uyarınca düzenlenen 1. haciz ihbarnamesinin şikâyetçi üçüncü kişiye tebliğ edildiği, yasal sürede itiraz etmemesi üzerine düzenlenen 27.03.2007 tarihli 2. haciz ihbarının adı geçene 03.04.2007 tarihinde tebliğ edildiği görülmüştür. Şikâyetçiye tebliğ edilen 2. haciz ihbarının incelenmesinde "üçüncü şahsın ihbarnamenin kendisine tebliğinden itibaren yedi gün içinde ikinci fıkrada belirtilen sebeplerle itirazda bulunması, itirazda bulunmadığı takdirde zimmetinde sayılacağı..." İhtarını taşımadığı ve bu hali ile 4949 Sayılı Yasa ile değişik İİK.’in 89/3. maddesine uygun olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda anılan haciz ihbarı yasal şartları taşımadığından ve İİK.’in 89/3. maddesinin emredici hükmüne uygun düzenlenmediğinden geçersizdir. Yasanın emredici kuralına aykırı bu husus kamu düzeniyle ilgili olduğundan İİK’in 16/2. maddesi uyarınca süresiz şikâyete tabidir. O halde Mahkemece şikâyetin kabulü yerine istemin süre aşımı nedeniyle reddi isabetsizdir.



SONUÇ: Şikâyetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUMK. 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 23.09.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Devamını okuyun...>>